SAATLERİ YAVAŞ AYARTMALI
Duvardaki yuvarlak saati inceliyordu. Deniz kendisine atılan taşı karşılayabiliyordu. Saat. Saate küçük bir taş atsa yutabilir miydi? Yoksa yelkovan bir tarafa kaçar, akrep kızgın fakat yavaşlayarak susar mıydı?
-anne menemen yapsana…
-evde domates yok yavrum.
-ne biçim ev burası!
Anne oğlunun son cümlesiyle gözlerini saatten çekti. Bir evi ev yapan domatesti demek ki diye geçirdi fikrinden. Ağır çekimde izleyebilseydi mutfağını keşke. Oğlunun içine kaçan ve kulağını kulak olmaktan çıkaran zımbırtılar ona domates de getirebilseydi keşke, ki yumurtayla buluşup el ele göz göze, biraz pul biber ve kekik, ama kekik çok az olmalı. Ne düşünüyordu böyle, bilemedi. Elemedi fikrinden geçenleri. Oysa elekten geçemeyecek kadar iri değillerdi.
Saat ilerliyordu o kalıyordu. Bu, saatleri ayartma konusunda istidat yoksunu olduğunun delili idi.
“bir çocuk yirmi altısında da mı menemen ister annesinden. Ben neden bu mutfağa kamera koyma arzusuyla doluyum böyle.” Bunları düşünürken elini kaldırıp işaret parmağını gösterdi oğluna. Sonra işaret parmağıyla saati…
-şu saati görüyor musun?
-evet
-peki saati işaret eden elimi?
-evet
-peki kendini?
-beni işaret etmedin ki anne, konu ben değilim.
-dikkatli bak
Son cümleyi söylerken çekyatta oturan oğlunun omzuna koydu kolunu ve saati işaret etmeye devam etti.
-anne iyi değilsin bu aralar.
Anne güldü.
-bir taş atsam bu saate, yutmaz. Sen de yutmazsın değil mi oğlum.
Hayatın bir çakıl taşı hükmünde olduğunu bilmiyor gibiydi kadın. Oğlan sıkıldı. Erkekti ve bilmecelere gelemezdi. Çıktı. Gezdi. Çay içti. Denize taş attı. Deniz taşı yuttu. Küçük halkalar oluşsa da yüzünde, yuttu. Tıpkı annesi gibi… Onun da canı sıkıldığında dudağının iki kenarında gri hilal şeklinde halkalar oluşurdu. Ama o da yutardı. Oğlan eve geldi. Elinde kırmızı domatesler getirdi. Sanki domatesler daha da bir kırmızıydı oğlanın elinde. Annesine menemen yiyip yemeyeceğini sordu. Kadın istemedi. Oğlan iki kişilik yaptı yine de. Kadın yedi.
-bu odayı maviye mi gülkurusuna mı boyayalım demişti baban. Ben gülkurusu dedim. Ama geldiğimde ev maviye boyanmıştı.
Gülümseyip ekledi kadın. Eklerken aslında kadından çok anne gibiydi.
-babasının oğlu.
-sen de yedin ama.
-evet.
Gözü saatteydi kadının. Elini tekrar oğlanın omzuna atıp işaret parmağıyla saati gösterdi.
-saati görüyor musun?
-anneeee…. Yine başlama.
-ya kendini?
-Off anne.
-işaret edilen birdir. Kendini gösterir insan aslında işaret edilmiş bir elle. Hem de üç kez.
-anneee…
-of tamam hadi menemenini bitir.
-sen?
-yemeyeceğim.
Mutfağa gitti kadın. Tam mutfağın kapısından girerken kadın gibiydi adımları. Ama bir anne gibi sildi tezgahı. Konumu sabitlenmiş bir hayat, duvardaki saatten daha çok iş görüyordu. Ve ağır çekim bir senaryo defosunu artırıyordu hayatının sadece. Fakat yine de bir kadın gibi davrandı. Saate taş atmadı. Çünkü biliyordu. Saat deniz değildi. Taşı yutmazdı.
Leyla MARANKOZ / YEDİ İKLİM MAYIS 2009









AKP 'li Devlet Bakanı 

Yorumlar