
PERVANENİN MUMUN YANINA GELMESİ VE ONUNLA SOHBET ETMESİ
Nice yolcular, karanlık gecelerde büyük tehlikeler yaşamıştır. Kara gece yolu kesmiş, bu sebeple yolcular kara toprağa oturup kalmışlardır.
Pervânenin inleyen gönlünden âh ateşinin dumanları çekilmiş, başına ateşler yağdıran bulut gelmişti.
Gam ile dert etrafında saf olmuş, yüz gamın ortasında bir başına kalmıştı. Böyle bir anda ay mumu yanarsa, onun aksiyle tüm dünya gül bahçesine döner.
Felek onun can tüketen âhını işitince, yoluna aydan bir çerağ tutar.
Pervânenin takati kesilince, ayrılık tehlikesiyle yüz yüze kaldı. Günü karardı, kararsızlıktan perişân oldu. Yüreğindeki keder biriktikçe birikti. Yüreği oldu keder yumağı. Ayrılığa dayanacak gücü kalmadı yüreğinde. Bedeninde de, şevkinden canı kalmadı. Birden bire feleğin dönüşüyle kara bahtının yıldızı parlayıverdi. Can tüketen mihnetleri haddini aşınca, onun talihi yeniden uyandı.
Gönlü paramparça olmuş kederli pervâne, anberle birlikte yürümeye başladı. O nazlı güzele gözü ilişince, ruhu uçtu ona doğru.
O parlak ayın yüzünü görünce, vücudunda takat kalmadı. Yüzünün aksi, yüreğindeki ateşi körükledi. Gül yanaklı serviye yaklaşınca, yana yakıla etrafında dönmeye başladı.
Âşık onun etrafında öyle bir döndü ki mumun etrafında hâle oluştu. Sonra yüz parça olmuş gönlüyle, o gümüş tenli servinin önünde yere düştü.
Yaklaştı, kanlı gözlerini onun ayağına sürdü. Sevgilisinin ayaklarında ağlamaktan lâl saçıyordu pervâne.
Lalenin gül bahçesindeki servinin dibinde durması ne güzeldir!
Ay yüzlü mum şefkatle okşadı, lütuf gölgesini saldı pervânenin başına. Meclisi aydınlatıp, şefkat göstermeye başladı. Sonra sordu pervâneye: “Ayrılığın mihnetinden ne haldesin?”
Zavallı pervâne: “Gör de sorma. Ateşli âhımı gör, ama sorma. Şükürler olsun, o karartı kalktı üstümden. Senin yüzünle aydın oldu gözüm.”
“Evin yurdun nerde?”
“Yerim vefâ şehridir.”
“Ne zaman ayrıldın oradan?”
“Oradan kim ayrılabilir ki?”
“O garip yer de neresi?”
“Yârin gözünden saklı değil.”
“Orasının suyu, meyvesi nedendir?”
“Sevgi tohumundan ve ciğer kanından.”
“Bunlardan ne elde edilir?”
“Can kederi ile gönül hasreti.”
“Oradan en hediye getirdin?”
“Şu kanlı gözyaşları ile sapsarı bir yüz.”
“Benden nedir murâdın? Sabah akşam demez ararsın beni?”
“Ey serkeş! Beni bir anda yakmanı isterim senden.”
“Canım sana kavuşsun diye, gamınla yanıyorum ben.”
“Böyle yanmaktan maksadın ne, dumanların feleği geçmiş? “
“Tan toprak oluyor, can sana gidiyor. Kokunla hep zinde olayım ben. Senden ayrı iken ten ne işe yarar benim? Aksine beni senden ayırıyor. Keşke çözülüp dağılsam da, tamamen sende birleşsem!”
O vefâlı pervâne konuştukça, mum onu düşünüyordu. Mumun gönlü de yanıcı olduğundan, bu sözler bir bir tesir ona. Pervâne onunla hemdem oldu. İki dost dışında, kimsenin bulunmadığı bir sohbetti bu.
Sabaha kadar zevk u safâya daldılar, dostluk bağını sımsıkı bağladılar.
Bu görkemli âşiyânda gecenin karanlığı kalkınca, o ay yüzlü, âşığına dönerek: “Ey vefâkâr! Kalk, gün ağardı.” Dedi.
Zamânenin işi perdeleri kaldırmaktır. Seherin gülüşü hep bu şekildedir.
…
Ayrılığın mihnetine tutuldu.
Şem’ ü Pervâne/ Şeyh Abdullâh-i Şebisterî-i Niyâzî
Çeviren: Prof. Dr. Mehmet Kanar









AKP 'li Devlet Bakanı 

Yorumlar