NECİP FAZIL’IN ŞİİR DÜNYASI
İhsan IŞIK beyin aktarımı ile Necip Fazıl'ın şiir dünyası... Değerli Konuklar, Bugün vefatının 25. yıldönümünde rahmetle andığımız Üstad Necip Fazıl Kısakürek’i şahsen de tanımış olmak hayatımın en büyük bahtiyarlıkları arasındadır. Lise yıllarımda en büyük heyecanım, Büyük Doğu’nun yeni sayısını beklemekti.
Necip Fazıl Kısakürek, şair olarak Türk edebiyatının neresindedir? Hangi temaları işlemiştir? Bu konuşmamda örnekler vererek, Necip Fazıl’ın şiir dünyasını tanıtmaya çalışacağım.
Necip Fazıl, az sayıdaki poetika sahibi şairlerden biridir ve şiiri, evrensel olduğu kadar kendi inanç ve dünya görüşüne bina edilen orijinal bir tariftir. Necip Fazıl’a göre mutlak hakikat Allah’tır ve şiir, mutlak hakikati arayıştan ibarettir. Poetikasında şöyle der:
“Mutlak hakikat Allah’tır. Ve şiirin, ister O’na inanan ve ister inanmayan elinde, ister bilerek ve ister bilmeyerek, O’nu aramaktan başka vazifesi yoktur.”
Hayatının iki dönemi itibari ile incelenirse, Üstad Necip Fazıl’ın şairliği için, şunlar söylenebilir:
1934’de Abdulhakim Arvasi ile tanışana kadar Necip Fazıl, çok ünlü şairlerin yaşadığı bir döneme rastlamasına rağmen, genç yaşta büyük şair olarak kabul edilip göklere çıkarılmıştır. Meyhane yerine camiyi tercih ettiğinde ise edebiyat simsarlarınca kelimenin tam anlamıyla ademiyete mahkum edilip ismi anılmaz olmuş, ürettiği eserler görmezlikten gelinmiş; siyaset zorbalarınca da adres olarak kendisine mahkemeler ve hapishaneler gösterilmiştir. 25 Mayıs 1983 tarihinde vefat etmeseydi, hakkında kesinleşen bir düşünce suçundan dolayı yine hapishaneye gidecekti.
1925’te çıkardığı Örümcek Ağı, 1928’de çıkan Kaldırımlar, 1932’de yayımladığı Ben ve Ötesi adlı şiir kitapları, o dönemde büyük bir heyecan ve övgüyle karşılanmıştır. Üstad’ın daha sonra reddettiği şiirlerin önemli bir bölümünü içeren Örümcek Ağı şiirleri saf şiir itibariyle bugün içinde kıymetlidir. Daha sonra Çile adlı kitabına da aldığı;
Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.
Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!
Diye başlayan Kaldırımlar şiirinin üç bölümü de edebiyatımızın şaheser şiirleri arasındadır. Herhalde şehir insanının yalnızlığını dile getirmedeki başarısıyla dünya edebiyatının en saygın katında yer alması gereken bu şiir, Türkiye’de düzenlenen şiir yarışmalarında en çok okunan şiirlerin ilk sıralarındadır. Birçok kez bestelenmişse de layık olduğu besteyi henüz bulamamıştır. Bu şiir, Üstadın aynı adı taşıyan oyunundan sinemaya uyarlanan Parmaksız Salih adlı filmde de sesli ve görüntülü olarak yer almıştır..
Kaldırımlar’ın yanı sıra diğer ünlü şiirlerinden Otel Odaları, Bacalar, İstasyon, İskele, Sokak, Canım İstanbul, Apartman, Karacaahmet gibi şiirlerinde, Sedat Umran şiirine öncülük eden eşya şiiri, objelerden soyuta kapılar açmıştır. Bu şiirlerinde insan tekinin şehir hayatındaki birbirine formel yakınlığına karşılık, gerçek anlamda yakınlığın kayıp gitmesi, şehir insanının yalnızlığını her geçen gün biraz daha yoğun hissedişi, dile getirdiği duyarlıkların bir bölümü olduğu gibi edebiyatımızın tematik yenilikleri arasındadır:
Bir merhamettir yanan, daracık odaların
İsli lambalarında, isli lambalarında.
Ağlayın, aşinasız, sessiz can verenlere,
Otel odalarında, otel odalarında.
1932’de çıkan Ben ve Ötesi adlı şiir kitabı için, kendisi de kıymetli bir şair olan Ziya Osman Saba şöyle demiştir:
“Necip Fazıl, belki en büyük Türk şairi değildir fakat Türk edebiyatının en kuvvetli şiir kitabı herhalde Ben ve Ötesi’dir.”
1934–35 yıllarında ortaokulu İzmir Erkek Muallim Mektebi’nin orta bölümünde okuyan ünlü şair ve yazar Necati Cumalı; şiirle buluştuğunda ilk tanıdığı şiir ustası Necip Fazıl’dır. Bunu bir yazısında, şu sözleriyle anlatır:
“Ortaokulun son sınıfında karşılaştım şiirle. O yıl merhum Refik Ahmet Sevengil’in hazırladığı bir Türkçe kitabını aldırdı bize öğretmenimiz. Kitapta Necip Fazıl’ın şiirleriyle karşılaştım. ‘Otel Odaları’, ‘Heykel’, ‘Geçen Dakikalarım’…o zamana kadar okuduğum manzumelere benzemiyordu buy okuduklarım. Büyülenmiş, hemen ezberlemiştim bu parçaları. Bu şiirlerin itmesiyle okul kitaplığında ‘Örümcek Ağı’nı, ‘Kaldırımlar’ı buldum. Kalınca bir defter aldım. Sevdiğim şiirleri bu deftere geçirmeye başladım.”(Necati Cumalı Özeleştirisini Yapıyor, Yeni Edebiyat Dergisi, 1971)
Üstadın o yıllarda okul kitaplarında yer alan şiirleri daha sonra dine yöneldiğinde okul kitaplarından çıkarılmış ve basında onu karalayan yazılar yer almaya başladı. Ancak daha sonra yaptığı büyük yanlışın farkına varan Milli Eğitim Bakanlığı, Türkçenin bu büyük şairine okul kitaplarında yeniden yer vermeye başladı.
Necati Cumalı’nın da hayran olduğu Otel Odaları, Kaldırımlar elbette edebiyatımızın seçkin şiir örnekleridir. Ancak yine de benim için ve bir çok kimse için Üstadın en büyük şiiri, 1934’te gerçekleşen devrimini anlatan Çile adlı şiiridir.
Kaldırımlar’ın yalnız şairi, o döneme kadar süren çileli arayışının felsefi macerasını ve ancak Rabbini tanıyarak eriştiği huzuru Çile adlı bu anıt şiirinde anlatır:
Lugat, bir isim ver bana halimden;
Herkesin bildiği dilden bir isim!
Eski esvaplarım, tutun elimden;
Aynalar söyleyin bana, ben kimim?
Diyerek mutlak hakikati ararken nasıl tanımlanması zor bir hayatı yaşadığını anlatan şair;
Atomlarda cümbüş, donanma, şenlik;
Ve çevre çevre nur, çevre çevre nur.
Içiçe mimari, içiçe benlik;
Bildim seni ey Rab, bilinmez bilinmez meşhur!
Diyerek, Yaratıcıyı tanıması sonucu kendisine hediye edilen yeni bir dünya ile tanışmakta, bu tanışmanın uyandırdığı neşve ile bambaşka bir döneme başlamaktadır.
Modern hayatın olanca çekiciliğine rağmen, insan ruhunu simsiyah bir karanlığa gömmesi karşısında şairin iltica ettiği yer, gerçek dost, Allah’tır. İnsanın izdıraplarını ancak onun nuru ve huzurundaki huzur dindirecektir.
Büyük divan ve huzur
Bekliyor mezarı sur
Sonsuzluk ölümsüzlük
Bitmez tükenmez düzlük
Nur bize Allah’ım nur!
Güneşi tuttu çamur
Elmas mahcup zift mağrur
Yakın kandili yakın
Ne donanma ne yangın
Nur bize Allah’ım nur!
Sen ol dersin ve olur!
Necip Fazıl için şehir, kaçıp kurtulası bir hayatın ıstırap ve acı kaynattığı bir kazan gibidir. Bu şehirden bir dağa sığınmalıdır, dağların yücelerine uzanmalıdır:
Al eline bir değnek,
Tırman dağlara, söyle!
Şehir farksız olsun tek,
Mukavvadan bir köyle.
Uzasan, göğe ersen,
Cücesin şehirde sen;
Bir dev olmak istersen,
Dağlarda şarkı söyle!
Cemiyet, sık kullandığı kelimeyle agora, üstadın bütün hayatında olduğu gibi şiirinde de önemli bir hassasiyet noktasıdır. Başka bir şairde benzerini bulamayacağımız ölçüde, Anadolu’yu karış karış gezerek davasını anlatan Necip Fazıl, toplumsal değişim ve dönüşüm belli bir süreç istediği için öyle insanlar ve olaylarla karşılaşır ki, bunlardan ıstırap duymaması imkansızdır:
Cemiyet, ah cemiyet, yok edilen ruhiyle
Ve cemiyet, cemiyet, yok eden güruhiyle
Görmüştür ki cemiyet, bir yönüyle hayatın bir manası iken, bir yönüyle de insanı bilgisizce hırpalamakta, tamircisini bile acımadan tahrip edebilmektedir. Bu örselenmeye karşı, ayakta sağlam durabilmek için bir güç, bir dayanak lazımdır. Bu da ancak, halkla beraberliğin Hak’la beraberlik mana ve gücü sayesinde mümkün olabilecektir.
Güzel Allah’ım, senden ne gelecekse gelsin
Sen ki, rahmetinle de kahrınla da güzelsin
Çünkü O’nun rahmeti kahrından fazladır. “Yeter ki gözyaşı dökerek dua etmesini bilelim.” diyecektir:
Yaradan, rahmetini kahrından üstün saydı
Ne olurdu halimiz, gözyaşı olmasaydı?
Üstad, 1934’te Abdulhakim Arvasi’yle tanışarak, hayatı yeniden yorumlamaya başlamasını, aynı yıl yazdığı dizelerde şöyle ifade eder:
Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum
Üstadı, son yıllarında tümüyle Rabbine iltica makamında görürüz. Bu ruh halini ifade eden çok sayıda şiiri Çile kitabının en ön sayfalarına konularak özellikle vurgulanmak istenmiş gibidir. İsmet özel’in tabiriyle, sözün yalama olduğu, onca hareketli yılın ardından gelinen yolun sonunda bir şeye, sadece bir şeye ihtiyaç vardır artık:
Yandı kitap dağlarım, ne garip bir hal oldu
Sonunda bana kalan, yalnız ilmihal oldu
Necip Fazıl’ın şiirini tanımlamak için sık sık kullanılan ifadelerden biri şudur:
“Türk şiirinde Abdülhak Hamit’ten sonra felsefi duyuş ve düşünüşün en başarılı temsilcisidir.”
İsabetli bir tanımlamadır bu. Necip Fazıl, felsefenin temel konuları arasında yer alan “insan nedir? Akıl, hayat, ölüm nedir? Ben neyim?” gibi soruların karşılığı olarak, şiirin temaları içinde “ben, sonsuzluk, aklın mahiyeti, kapasitesi” gibi kavramları kurcalarken aklın klavuzluğunu yeterli görmez.
Anlamak yok çocuğum, anlar gibi olmak var
Akıl için son tavır, saçlarını yolmak var.
Sonuçta bu evrensel sorunların cevabını İslam imamı ve tasavvuf yorumlarında arar. Çünkü hakikati arama ve ona erişme mücadelesinde aklın klavuzluğunu yetersiz gördüğü gibi, insanın hayatı boyunca şeytan ve onun arkadaşı nefsin oyunlarıyla baş başa kalması, üstadın kafasını meşgul eden önemli dikkat noktalarıdır:
Göğsü yakut ve safir
Kapıda bir misafir
Sordum: Kimsin, nesin sen?
Nefs isimli o kafir…
Nefs ile mücadele, üstadın Siyah Pelerinli Adam adlı tiyatro eserinin de konusudur. Bu oyunda ve birçok şiirinde bu mücadelenin ne kadar çetin bir iş olduğunu anlatır:
Hırsıma ne şöhret yetti ne de şan
Döndüğüm her nokta, dünyadan nişan
Nefsimin peşinden koştum perişan
Ondan bir kıl bile avlayamadım
Üstadın şiirlerinde ele aldığı konular arasında Allah, Peygamber, mürşid, çocuk ve anne sevgisi ile ölüm düşüncesi ayrıca dikkati çeker.
Hz. Peygamber için üstadın müstakil eseri vardır: Es Selam. Peygamberin hayatını Çöle İnen Nur adlı eserinde anlattığı gibi, barış ve esenlik anlamına gelen bir isim verdiği Es Selam adlı eseri, herhalde Allah Rasulü için yazılan en seçkin edebi eserlerdendir. Bu kitabında hicreti anlattığı;
Mekke’yle Medine arası yollar
Çizik çizik hasret yarası yollar
Vardığı her nokta yine başlangıç
Gitgide Allah’a varası yollar
Mekke’yle Medine arası yollar
Bu çıplak yollarda ne in ne de cin
Yalınız iki çift nurdan güvercin
Bunlar iki dostun ayakları ki
Yolları göklere bağlayan perçin
Bu çıplak yollarda ne in ne de cin
Dizelerini okurken heyecanlanmamak mümkün mü hiç?
En çok işlediği temaların başlarında gelen ölüm ise, tıpkı Yunus Emre şiirindeki gibi korkulması değil, vakit varken üzerinde düşünülmesi ve hazırlık yapılması gereken bir yolculuk evresidir:
Gençlik…gelip geçti…bir günlük süstü
Nefsim doymamaktan dünyaya küstü
Eser darmadağın, emek yüzüstü
Toplayın eşyamı işim acele
Ölüm geldiğinde gençlik, arzu ve heves durmak zorundadır. O en trajik an, her şey yüzüstü kalacaktır. Kurgulu bir oyuncağın pili bitince durması gibi hayat bir anda kaldığı yerde durmak zorundadır, ne bir adım ileri ne bir adım geri gidemeyecektir.
Kakılır bir yerde kalır oyuncak
Kurgular biter
Ölüm… o geldi mi ne var korkacak?
Korkular biter
Diyen Necip Fazıl ile;
Ölümden ne korkarsın
Korkma ebedi varsın
Diyen Yunus Emre, aynı bakış ve duyuşu iki farklı formda ifade etmişlerdir sadece. Üstadın, ilk basımı 1962’de çıkan ve bugüne dek onlarca baskısı yapılan Çile adlı son şiir kitabında ölü, ölüm, ölümsüzlük, sonsuzluk temalı şiir sayısı bir hayli çoktur. Ölüm, Necip Fazıl’ın en önemli düşünce konuları arasında olup sürekli aklındadır:
Büyük randevu… Bilsem nerede, saat kaçta?
Tabutumun tahtası, bilsem hangi ağaçta?
İnsanoğlunun tabiatında, yani yaradılışında var olan özgürlük özlemi, şehir hayatının belki zorunlu, kimi zaman da anlamsız kayıtları, metropol insanında yoğunlaşarak bir tabiat özlemi ve sevgisine dönüşüyor. Şehrin beton binaları, apartmanları, trafiği, her çeşit kirliliği, gürültüsü ve yaşamı sürdürmek için çok şeye muhtaç etmesine karşılık; toprak, su, deniz, ağaç, orman, çiçekler, gökyüzü, bulutlar, yıldızlar, kuşlar, balıklar, kediler, atlar, diğer hayvanlar gibi doğal varlıklar, şehir insanı için birer nefes alma kapısıdır.. Bu duygu ve düşünceler, Çile adlı kitabın bir bölümünü oluşturduğu gibi diğer şiirlerinde de sık sık dile getirilmiştir:
Sema bize seslenir
Kalma gel işkencede
Ruhumuz ebedidir
Bunu duy tek hecede
Ömür ki bir kurak çöl
Onu bir tek güne böl
Şebnem gibi doğ ve öl
Yıldızlı bir gecede
Şüphesiz ki aşk ve kadın, bütün dünyada şiirin vazgeçilmez temalarıdır. Bu temaların sadece cinsellikle değil, felsefeyle ve inançla ortak noktaları, yakın bağları olup, bu temalar sayısız denebilecek kadar örnekte iç içe işlenmiştir. Kadını, şiirinde felsefi planda ele alırken diğer yönleriyle birlikte işleyen en başarılı şairlerden biri de Necip Fazıl’dır.. Dönemeç, Beklenen, Bekleyen, Veda gibi çok sayıda şiiri örnek olarak gösterilebilir. Necip Fazıl için kadın, özellikle 1934 sonrası şiirlerinde cinsel güzelliği ve çekiciliği kadar, bir merdiven bir köprü, bir manadır:
Geçti istemem gelmeni
Yokluğunda buldum seni
Bırak vehmimde gölgeni
Gelme artık neye yarar
Aşk yoksa, kadın fiziksel varlığıyla bir başına anlamlı değildir Necip Fazıl için. Oyunlarında Bir Adam Yaratmak’ta, kendisine ilgi duyan ama kendisinin ilgilenmediği kadının çevresinde dolaşmasından duyduğu sıkıntıyı oyunun kahramanına şöyle söyletir:
- Yanımda olduğun zaman yalnızlığımı arttırıyorsun!
Halbuki aşk olursa kadın bir başka güzelleşecek ve dünyayı güzelleştirecektir. Arayıp beklediği o kadın, şeytanın günahı beklediği kadar büyük bir umut ve hasretle beklediği, şairin dünyasında güzellikleri çoğaltacak güzellikler anıtıdır:
Ne hasta bekler sabahı
Ne taze ölüyü mezar
Ne de şeytan bir günahı
Seni beklediğim kadar
Bu özlem, bestesi de çok güzel olan bir başka şiirinde şöyle dile getirilir.
Ümidim yılların seline düştü
Saçının en titrek teline düştü
Kuru yaprak gibi eline düştü
İstersen rüzgara salıver gitsin!
Yine de Necip Fazıl’ın şiirinde kadın için son söz şundan ibarettir.
Kadından kendisinde olmayanı isteriz
Hasret yerinde kalır ve biz çekip gideriz
Üstad Necip fazıl’ın Çile adlı şiir kitabında toplumsal gözlemler büyük bir sayıdadır. Bu şiirlerin en meşhurları Destan, Muhasebe adlı şiirleridir. Necip Fazıl’ın benzerlerinden farklı olarak felsefi analizleri de içeren bu gözlemleri sosyolojik açıdan önemli tespitleri içerir.
Düşünürler, gerçek aydınları ve sanatçıları muhalif sözcüğüyle tanımlar. Gerçekten de yaşadığı çağı ve toplumsal hayatı sorgulamayan, yanlışlara ve haksızlığa karşı çıkmayana, kalemini çıkarları uğruna satan, insanlar inim inim inlerken her şey güllük gülistanlıkmış gibi davranan yazarlar aydın sayılmazlar ve geleceğe kalamazlar.
Bu nedenle aydın umursamak ve sorgulamak zorundadır. Necip Fazıl, sık sık hapis yatmak pahasına yaşadığı ülkedeki hayatı sorgulamıştır, hem de en cesur ifadelerle:
Bir şiirinde bu aydın duruşunu şöyle koyar ortaya:
Durum kalabalıklar bu cadde çıkmaz sokak
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak
Durum diye bir laf var buyurunuz size durum
Bu toprak çirkef oldu bu gökyüzü dodurum
Utanırdı burnunu göstermekten sütninem
Kızımın gösterdiği kefem bezem mahrem
Bu ne hazin ağaçtır bütün ufkunu tutmuş
Kökü iffet dalları nefret meyvesi fuhuş
Bireyin ve toplumun muhasebesini çok ciddi olarak önemseyen Necip Fazıl’ın oyunlarında ve şiirlerinde önem verdiği konulardan biri, Türk toplumunun yaşadığı Batılılaşma macerasında nerden nereye geldiği, bu yolda neler kazandığı ve neler kaybettiğidir. Oyunlarından Mukaddes Emanet ve Ahşap Konak tümüyle bu konuya tahsis edilmiştir. Ahşap Konak’ta anlattığı Türk toplumundaki kuşaklar çatışmasını bir şiirinde şöyle özetler:
Üç katlı ahşap evin her katı ayrı alem
Üst kat elinde tesbih ağlıyor babaannem
Orta kat mavs oynayan annem ve aşıkları
Alt kızkardeşimin tamtamda çığlıkları
Bir kurtlu peynir gibi ortasından kestiğim
Buyurun maktaından seyredin işte evim
Bu şiirde yer alan bir dize, sanki günümüz Türkiye’sini özetlemektedir.
Çekiyor tebeşirle yekun hattını afet
Alevler içinde ev, üst katında ziyafet
Bizim kuşak, Sadi’nin şu sözünü Üstad’ın konferanslarında duymuştur ilk kez:
İnsan yek katre hunest, hezar endişe.
(İnsan bir damla kan ve fakat bin endişeden ibarettir)
Üstad şiirlerinde insanın bütün liyakat ve zaaflarını kurcalarken, korkularının hiç yabana atılacak gibi olmadığına da dikkat çeker.. Küçük yaşlarda yaşadığı konak hayatı, tanık olduğu ölümler, tattığı korkular, son nefesine kadar sürdürdüğü felsefi yolculuğu boyunca kafa patlattığı konular şiirine de yansımıştır:
Hergün elim tokmakta
Bir an irkiliyorum
Annem belki yatakta
Annem belki toprakta
Sıla özlemi, tecrit, hafakanlar, kahramanlar Üstad’ın şiirlerinde ele aldığı diğer bazı konulardır.
Üstadın şairlik yönü kadar, büyük bir ideali olan bir fikir adamı olması, yaşadığı yıllarda da milyonlarca insanla gönül bağına sahip bulunması hasebiyle, şiirleri arasında en meşhur olanlar elbette dava şiirleridir. Özellikle insanımıza kementlerini çözme ve yeniden şaha kalkma ümidi veren “Sakarya Türküsü”, “Muhasebe”, “Destan”, “Şarkımız”, “Davetiye” ve “Zindandan Mehmede Mektup” gibi şiirleri en az on binlerce insanın ezberinde olup, her fırsatta haykırır gibi okunmakta, Üstad Necip Fazıl’ın mukaddes davası milyonlarca gönüldaşı tarafından adeta birer vasiyet gibi yaşatılarak; dikileceği burçlara çıkarılmayı beklemektedir.
Gideriz nur yolu izde gideriz
Taş bağırda, sular dizde gideriz
Bir gün akşam olur, biz de gideriz
Kalır dudaklarda şarkımız bizim!...









AKP 'li Devlet Bakanı 

Yorumlar