Şiir Bilgisi
1.
Zamanımızda şiire duyulan bir mecburiyet yok gibi görünüyor. Toplum umursamıyor ve hafifsiyor belki. Kimileri de aşırıya gidiyor, yazılmasında gereklilik olmadığını bile iddia edebiliyorlar.
Şiirin ve şairin büyük bir ehemmiyet verilerek el ve baş üstünde tutulup yüceltildiği, toplumda ilgi, sevgi ve hürmetle karşılandığı bir zaman diliminde milletçe yaşamış olmamız, bugün haklı olarak esef ettiriyor bize.
Medeniyetimizin yeniden yükselmesi, dirilmesi bakımından diğer unsurlarla beraber ve paralel olarak şiirimizin de yüce mevkiini tekrar kazanması gerekiyor. Zaten şiir bizzat sanat ve kültürün en önemli bir birimi olduğu halde, diğer kısımlara da ruh üfleyen güçlü bir nefestir. Sanatın birinci basamağını işgal eder. Etkileyendir, doğurandır, müjdeleyendir, savaşandır, galip gelendir.
2.
Şiirimizi; gerek milletteki devam fikrini zorlamaya büyük ölçüde kıran ve gelenekle irtibatı parçalayan tahribatın etkisiyle, gerekse buna sebep olan Batı kültürünün okul-basın-radyo-televizyon-internet yoluyla daha yaygın bir biçimde sunulması; ayrıca kültürler arasındaki etkileşim imkânlarının hızla gelişmesi, bu sebeple birçok kültürün ifade vasıtalarının etkin bir surete takdim edilebilmesi yüzünden yeni bir yola girmiştir. Bu bir tarihi süreç içinde, toplum ve kurumlarının diğer unsurların değişimi ile birlikte düşünülmesi gereken bir olgudur. Karşımıza artık bir kaziyye olarak çıkmaktadır ve yeni bir kapı önünde olduğumuz inkâr edilemez bir gerçektir.
Bu değişim, Tanzimat’tan Osmanlı’nın çöküşüne kadar bir derecede- şimdikine kıyasla- daha tabii bir mecrada seyrettiyse de harf inkılâbıyla bu tabiilik de sona ermiştir. Ve şiirimizin geleneği bozulmuş, onunla irtibatı bir yerde kesilmiştir. Ortada sadece ‘yeni’ vardır; kökü, soyu, tarihi bulunmamaktadır. Dünya şiirinin bütün etkilerine açıktır da kendi geçmişine kapalıdır. Gelenekten yararlanma zaman zaman gündeme geliyorsa da Batı kültürünün büyük bir ölçüde yerleşmiş olması ve geleneği kavrama ve yansıtmada yetersiz çabalar yüzünden laftan öteye gidemiyor.
Yenilik zaruridir. Klasik şiirimiz de şekil, tarz ve üslup bakımlarından devrini tamamlamıştır. Bırakılan yerden özge bir biçimde devam edilecektir.
Bütün sırlarımız edebiyatımızda saklıdır, ab-ı hayatımızı yeniden tekrar onda bulacağız.
Lakin bizi derinden sarsmışlardır, tepeden tırnağa her şeyimiz alt üst olmuştur. Biz de sahip çıkamamışızdır. Bir yerde her şeye yeniden başlama durumundayız. Karmakarışıklıkların arasından sıyrılıp yeniden yolumuzu bulma aşamasında; her şeyi ölçüp biçerek tekrar anlamlandırma; bütün kavramları yeniden bir daha tanımlama dönemindeyiz. Hareket noktalarının tespiti, esas alınacak merkez ve odakların seçimi gibi güç ve çileli problemlerin aşılması hengâmesindeyiz.
3.
Şiirin ve şairin toplumda bir vazifesi ve toplumun da ona ihtiyacı vardır. İlkel toplumlardan bu yana böyledir ve devam edecektir. Şair, her insan gibi bir görev ve hizmete memurdur. Diğer insanlardan bir farkı yoktur.
Şair bir mesleğin adamıdır aslında. Kundura yapan ve satan adam kadar alelade ve yine onun kadar fevkaladedir. Yapılan işte ayrımdan ziyade benzerlikler bulunmaktadır. Tanınma ve etkinin fazla olması işin mahiyetini değiştirmez.
Şiirse mubahtır. Yapılan her eylem gibi sevap ve günah açılımlarına sahiptir. Niyete ve ortaya koyuşa göre hayra ve şerri doğurur. Lakin etkisinin geniş olması hasebiyle ceza ve mükâfatının da o oranda artacağını kavramak zor değildir.
Her meselenin iyisi-kötüsü, değerlisi-kalitesizinin bulunduğu kuralı tabii ki şairler için de geçerlidir. Bu ilahi cilvedir. Bu sebeple şairi olduğundan fazla büyütmek doğru değildir. Aynı şekilde yok saymak, misyonunu kabul etmemek de o ölçüde yanlıştır.
4.
Herkes şiir yazabilir. ‘Şairlik’ herkese verilebilecek bir sandır. Her insan sanatkâr olabilir. Bu kumaştan herkes elbise yapabilir. (Aslında sağlıklı bir toplumda kişilerin bütünü şair sayılmalıdır. Çünkü şiir huzur ve erdemden doğar; erdem hikmetin çocuğudur ve şiir de erdemle ikiz kardeştir; babaları hikmettir.) İlahi cilve, insanlardan bir kısmına bu sıfatı vermiş, onların arasından da yalnız bazılarını mümtaz bir yere koymuştur. Bazıları asker, bazıları kumandan ve sadece bir kaçı başkumandan.
Şiir yazmanın bir ön-koşulu yoktur. Şair olmanın da belli bazı şartları… Herkes kendi yolunun yolcusudur. Bazı ortak yanların bulunması, bir rengin tonlarındaki asıldan gelen benzerliğin meydana getirdiği bir yakınlıktandır. Bütün oğullar babalarına benzer, lakin hepsi farklı farklıdırlar.
Şair, aslında şiirini yaşadığı ve yazdığı zamanlarda şairdir. Bu unvanı o zaman bir sıfat olarak taşımaz, işte o zaman asıl ‘şair’dir. İlham denilen kutlu alış ve veriş devrelerinde, tecrübe ve birikimin hasat döneminde, yoğun ve keskin insicamlı anlarında şairdir. Diğer zamanlarında biriktiren, toplayan, algılayan ve geliştiren birisinden başka bir kimse değildir.
Bir de, kendindeki iç-tepkileri biraz harekete geçirebilen, varlıktaki düğümü çözmeye çalışan, anlamaya-kavramaya-bilmeye-olmaya çaba sarf eden şahsın şair olmasında öyle değişik özellikler aramaya gerek yoktur. Herkesin belli ölçüde birçok şeye kabiliyeti vardır, bunları bir yöne hasreder ve o tarzda hayatını sürdürür. Bu ilahi bir sırdır. Bize kabullenmek düşer. Herkes lütuf görür, nimet herkesedir.
5.
Şiirin ilk kaynağı insandır. Fert oluşuyla alakalıdır. Fıtrat burada anahtar açıklayıcı kelimedir. Yani yaradılış ve birey oluş kişinin odağı ve merkezidir. Fakat kişi diğer insanlarla (toplumla) beraber yaratılmış, onlarla birlikte ve iç içe olma özelliğiyle belirlenmiştir. Diğer yandan, fert olarak insan diğer hemcinslerinin arasında ve içinde bir değer ifade eder. Toplumdan soyutlanmış insanın bir anlam taşımadığı aşikârdır. Bunun içindir ki, etrafında hiçbir insanın olmadığı bir kimsenin şairliğinden bahsedilemez. Böylelikle şiir, şairin toplum ile beraber yürüttüğü bir eylem oluyor.
Yani şiir, toplumun (insanlığın) ortak tecrübelerinin, tek fert üzerindeki -yoğunlaşan- etkisiyle, hayatın içindeki benin özgün ve kuvvetli katkısıyla ortaya çıkardığı, geçmişi toparlayan geleceğe de güçlü atıflar yapan hisli gerçek ve düşünceli duygudur. Veya tersinden alırsak, ferdin toplumun ana temaları üzerine yüklenip bütün hassalarını da katarak, onun geçmişi, bugünü ve geleceğini dille takdim ettiği bir öz gerçekliktir. Kısaca, şiirin meydana gelişinde tek ferdin ve toplum beninin karşı karşıya, iç içe gelmesi kaçınılmazdır.
Bütün bunlar ferdin arka plana atılışı ve inkârı anlamına gelmez. Doğru bir yer tespiti çabasıdır. Tabii ki şiir, bene en çok yakın olan, en bitişik bulunan bir ortaya koyuştur. Fakat fert ve toplum ayrı ve başka olmaktan ziyade beraber olma özelliğiyle iç içedirler. Bu yüzden en şahsi bir ortaya koyuş olan şiir toplumdan ayrı düşünülemez.
6.
Şairler iki ana ayrımda bulunurlar: Nefs kaynaklı, ruh şelaleli. Bütün insanlar gibi. Beşer olmak hasebiyle birbirine geçişler bulunsa da genel şemada bir tarafta bulunurlar.
Gerçek şair, sadece şiir yazan değil, hayatını da şiir yapan insandır. Sadece eser bir kıymet ifade etmez, ona ruh üfleyen hayattır. Yaşanan hayat bir göstergedir. Kişinin hayatıdır onu belirleyen. İnsan zamana girmez; doğunca başlayıp ölünce biten, yani mahsusiyet ve aidiyet taşıyan bir zaman onu çerçeveler. Bu çerçevenin içini nasıl doldurduğudur önemli olan.
Gerçek şair yüceliklere rastlayan değil, onları çağırandır, biriktiren ve toplayandır. Bunu var olma yoğunluğunu ve yaşama potansiyelini koruyarak ve bütün hayatına yayarak yapar. Kendi kesafetini bulan ve merkezinde toplayandır. Varlığını bir dönem veya devreler içinde idrak değil, bir bütünlük duygusu içinde kavramak zorundadır. Hassasiyetini yitirdiği anda biteceğini bilmelidir. Bu onu ‘bir hayat’ yaşamağa iter ki o da her şeyiyle temiz, saf ve doğru olmaya gayret ederek gerçekleşir. Duygu keskinliğini, bilinç gerginliğiyle birleştirerek bütün hassalarına gerekli değerini verip nefsini hudutları içinde lüzumunca kullanmak gereklidir bunun için. Pozisyonunu seçmelidir inan. Ne için yaşayacaktır? Bir ömrü değerli kılan nedir? Bütün bir yaşamayı dolduran hangi şeydir?
Ancak korunma ve sakınma yolunda iradesini kullananlar, insan olma mazhariyetinin bütün eforlarını sarf edenler, kabiliyetlerini muazzam çabalarla birleştirenler büyük olma sıfatına layık olabilirler. Yolların, patikaların, caddelerin kesiştiği ana kavşak noktasında kendisine hayr’ı, ‘mutlak iyiliği’, arındırılmış ve temizlenmiş iyiliği seçenler büyüğün büyüğü olabilme durumundadırlar.
7.
Şiiri yüceltebiliriz. Alelade bir uğraş değildir. Geçmiş ve gelecek arasında büyük bir kucaklayıcıdır; içle iç, içle dış, diple zirve, başkayla özge arasında. Adeta iç içe geçmiş ruh-beden-toplum ilişkilerinin ilahi bir üfleyişle ortaya koyduğu var oluş şemalarının en deruni bir göstergesi ve insanın gerçekleştirdiği en yüksek duyuş ve ürperiştir.
Lakin şairler aldanmasınlar. Onlara hikmetin bir kısmı verilmiştir. Hepsi değil. Onun da şartları vardır. Bunun için büyük şairimiz Fuzuli “İlimsiz şiir, temelsiz duvar gibi olur.” demiştir. Sadece ilhama bağlı şiir güdüktür. Başlangıçta ilginç ve değişik pırıltılar getirse de, erimeye, tükenmeye, bitmeye mahkûm olmayı baştan kabulleniştir.
Şiir çabadır. İlham bile çabadır. Bir dahaki coşkuya, hoşluğa, sarhoşluğa varmanın yolu uğraşıp didinmeden geçer. Hikmetin çoğunu elde etmek isteyen niyete, dikkatli yaşamaya; ilme ve çabaya sarılsın… İlk kıvılcımın aslında büyük bir önem taşımadığı, onun yangına dönüştürmenin asıl marifet olduğu ortadadır. Yangına dönüşmek üzere olan ateşin de söndürülmemesi lazımdır.
Her ‘oldum’ sanısı az değerliye ve hatta olumsuza da yer verme tavizini beraberinde getirir. Bu, büyük bir bütünün içinde küçük, önemsiz, değersiz bir iş, hareket veya olgunun kaybolacağı aldanışıdır. Burada, denize atılan bir taşın denizin derinlik, genişlik veya büyüklüğüne bir halel getirmeyeceği zannedilmektedir. Bu hal hep yanlış, böyle önermelerin, hatalı örneklerin etkisiyle -rehavet duygusundan ötürü- gidilen yolun bir kat daha kötüleşmesini ve tökezlemenin de hızlandırılmasını ifade eder. Denize atılan taş örneği yanlıştır. Kritik bir durumda kendini haklı çıkarmanın aczinden başka bir şey değildir. Doğruyu ve haklıyı savunmanın, diri ve uyanık olmaya çalışmanın örneği ise şu olabilir; su kayayı, duvarı, yapıyı yavaş yavaş ama etkili bir surette eritip çürütebilir, yok edilebilir.
8.
Şiir bir nevi arınmadır. Doğru. Ama nereye kadar, hangi şartlar muvacehesinde ve çerçevesinde?
Yaşanırken karşılaşan güçlükler, zorluk ve azaplar; zillet ve düşmüşlükler, iyi, güzel ve doğruluklar; neşe ve bunalımlar, günah ve sevaplar yaşandıktan sonra artık vardırlar. Vakıadırlar. Değiştiremezler. Lakin yorumlanır ve öyle kabul edilirler. Herkesin hayatın içindedir ve hayatın bin bir yüzü, türlü çehresi vardır. Şair de, binlerce yaşantının içinde ve ortasında yer alan bir fert olarak -diğerleri gibi- tarihi olan bir yaşayışı temsil eder. Kendi hayatının getirdikleri ve gerektirdikleri, diğer insanlarla paralellik taşıyan, birliktelik sağlayan gerçeklerdir. Bir farkla ki şair kendi içinin ve yaşantısının veçhelerini kendinden çıkarmaya ve hatta kazımaya veya abideleştirmeye çalışan kişidir. Bunu herkes yapar ama şairinki daha aşkıncadır. Bunu yaparken de insanlığın ortak hayatından, duyuş ve düşünüş tarzından kendi hayatıyla çakışan, birleşen ve benzerlikleri taşıyanları seçip topluma sunar. Kendi şahsi algılama, kavrama ve düşünme tavrını toplumunkilerle birleştirerek farklı eserini takdim eder.
Zavallı bir çıkarış veya üstün fırlatış. Katmanların hiyerarşisinde ya olunca kuvvet ve kudretle müspet veyahut zavallılık veya bayağılıklara menfi kutuplar…
9.
İlhamın da iki yönü var: Rahmani veya şeytani. İnsanın kendini çevirdiği yönle alakalıdır. Ruhun inanç ve teslimiyet bilinci ve kulluk duygusuyla kalbin ve aklın hükümran oluşu rahmani ilhamı doğururken, öte yandan nefsin aldanış ve aldatışı, tabi olması gereken akıl ve ruha başkaldırışıyla hudutları zorlayıp aşması şeytani olanı meydana getirir. Rahmani ilhama Hz. Peygamber’in (s.a.s.) duası vardır. Hz. Cebrail, ruh şelaleli olanların destekleyicisidir. Diğer tarafta olanların ise şeytandır arkadaşları.
İlham; varlığın yoğun bulunduğu, insanlık özünün toplandığı ve kişi oluşun anlamlandığı zamanlara ferdin şahsi olmaktan çıkıp kanatlanmasıdır. Duygudan öte ve yüksek duygunun eşliğinde düşünceden büyük tefekkürün şahikasıdır. İnsanın doruğudur. İçinde kesif olarak duyulan ve düşünülen bir zaman dilimi olan an’da benin dıştan uzaklaşarak kendi gerçekliği içinde kalması, kendi derinliğini bularak özgelerle irtibat kurmasıdır.
10.
Şiirin saha ve imkânlarını geliştirmek, genişletmek ve büyütmek için şairlerin mecburiyet altına girmeleri bir yerde zorunludur. Şiir ve toplum için. Bu belki bir yerde zanaatkârlığı da gerektirecektir. Fakat bu, zannedildiği gibi olumsuz, gerçek sanattan uzaklaştırıcı bir şey değildir. Sanatkârı besler ayrıca.
Osmanlı, şiirin pratik alanını olabildiğince genişletmiştir. Adeta somutlaştırılmıştır. Doğan bir çocuk şiirle kutlanır; yeni inşa edilen veya tamiri yapılan cami, medrese, saray, çeşme, han ve hamam şiirle taçlanır; vefat eden bir kimse öte dünyaya şiirle uğurlanır. Şehir böylece başlı başına şiir göstergesine dönüşmektedir. Hele mezarlılar adım başına ‘hece taşları’dır, kutlu mısralarla dopdoludurlar.
Şairi en mebzul bir devlettir, Devlet-i Aliyye… Bazı yerlerde hatta doğan çocuğun adıyla beraber mahlası da verilmektedir. Hanedan-ı Al-i Osman’a bakınız. Hiçbir ailede bu kadar şair yoktur. Baba da, oğul da, torun da şairdir. Tabiidir; size de adım başında şiir takdim etselerdi, şair olmaktan başka bir şey düşünmezdiniz.
Şairin en geniş muhteva, saha ve imkânlarla topluma yayıldığı iki dönem olarak Saadet Asrını ve İslam Medeniyetinin Osmanlı açılımını kabul ediyorum. Hz. Peygamber döneminde şiir ve şair yüceltilmiş ve destekleniştir. (Yerilenler nefs kaynaklı olanlar, şeytani ilhamın etkisinde bulunanlardır.) Sahabelerin çoğu şairdir, hemen hepsi şiirden haberdarlardır veya şiirleri vardır. Bu dönemde, şiirin patik manada ayırıcı vasfı ‘şifahi’ olmasıdır. Şiir, gerçekte kulak ve hafıza ve söz dolaylarındadır. Bu özelliğini her zaman korumuştur.
Lakin İslam yeni bir çağ ve medeniyet olması hasebiyle, şiire kendisinden sonra yeni bir açılım daha getirmiştir. Unsurlarına bir yenisini katmıştır: Kitap. Kaybolabilecek ve dolayısıyla unutulabilecek olan böylece kayıt altına alınmış, etkisi ve geçerliliği kuvvetlendirilmiş ve uzatılmıştır. Bu şiirin serüveninde yeni bir dönemin açılmasıdır. Dinlemenin yanında okumak da şiirin alanına girilmesi, şiire yeni bir vasıta ve boyut kazandırmıştır. Osmanlı da şiiri somutlaştırmış, plastik sanatların içine yerleştirmiş ve abideleştirmiştir.
11.
Müslüman sanatkârlar tamamen farklıdırlar. Onlar Batı şairleri gibi sadece sanat kaygısıyla veya delicesine bohem yaşantılarıyla değil hizmeti ve mutlak iyiliği esas alarak yola çıkmışlar ve topluma kendi açılarından hakiki faydayı verebilmişlerdir.
İslam, insanı kendi merkezinde tutmayı esas alarak hemcinslerine doğaya ve eşyaya açmış ve sınırlarını genişletmiştir. Her şeyi yerli yerindedir, Müslümanın. Batı insanı gibi dağılmamış, kendini kaybedip aşırılıklara kaçmamıştır. Bu böyle iken, dünyadaki mevcudiyetleri muharref Hıristiyanlığın mistikliğiyle bulanıklaşan batı insanı, Rönesans’la eski çağ putperest filozoflarının ferdi yalnız kendisinde kendisiyle belirleyen materyalist düşüncelerini benimseyerek kimliğini karmakarışık bir hale koymuştur.
Yani, kısaca, toplum içinde-toplumla beraber varlığı idrak etmek varken, toplum içinde-toplumdan uzak anlayışının batağına saplanmışlardır. Ferdiyetçi tutumları varlık bilinçlerini zayıflatmış, materyalist anlayışları insanlık hassalarını tüketmiş, ahlakla bağlarını yitirmeleri kendine saygı duyma özelliğini yok ederek insanın Tanrı’ya, topluma ve kendisine karşı olan pozisyonlarını parçalamıştır. Kadere isyanla da dünya ve bağlı olarak öte dünyalarını mahvetmişlerdir.
Hâlbuki Müslüman sanatkârlar var oluş trajedisinden, nefs kalkanını gönüllü olarak indirerek kaderin keskin kılıcına karşı rıza yüceliğine ulaşarak kurtulmuşlardır. Nefislerini, behimiyetlerini akıl ve ruhun emrine verip kendi merkezlerinde toplama özelliğiyle asıl kimliklerini bulmuşlarıdır. Diğerkâmlıkla topluma ve insanlığa hizmet vermişler, Tanrı rızasını kazanmışlardır.
12.
Bir eserimiz varsa, ona ancak bir sadaka-i cariye veya bir amel-i salih gözüyle bakarız. Veya öyle olmasını temenni eder, bunun için gayret sarf ederiz. Nazarımızda olanca değeri budur.
Şiir niyete bağlı olarak hayra veya şerre vesile olabilir. Hayırlı olanı seçer, şerre götürecek olandan uzak durmaya çalışırız. Bazı hakikatler vardır ki şairlerin diline verilmiştir. Onların çabalarıyla ortaya çıkar. Böyle olunca şiirle iletilen gerçek bütünleri, hakikat alanları diğer insanlarda uyandırdığı duygu, düşünce, algılayış ve kavrayış biçimleriyle güzellikle donatılmış iyiliğe vesile olabilir. Bu, ben’in hudutları çerçevesinde dizginlerle tutularak hayra götüren motor gücü durumunda kullanılmasıyla olur. Ayrıca, yaşanılan hayatın temizliğine, niyetin doğruluğu ve tekrar tashihine, gözetilen gayenin hasbiliğine bağlıdır.
Kendini bilen Rabbini bilir, Rabbini tanıyan onu sever. Seven kimse hizmet eder. Gerçek mutluluğa erişenler de onlardır.
* Haydar Murad HEPSEV’in bu yazısı, SÖZ (Nisan 1991) kitabında yayınlanmış; Ağustos 2009’da gözden geçirilmiştir.









AKP 'li Devlet Bakanı 

Yorumlar