
3. İstanbul Edebiyat Festivali Deneme Atölyesi ve “Şehir ve Estetik” başlıklı panel ile devam etti.
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür Müdürlüğü uhdesinde gerçekleştirilen 3.İstanbul Edebiyat Festivali etkinliklerinin beşinci günü saat 13.00’de başlayan Deneme Atölyesi ile devam etti. “Edebiyatın Yetim Çocuğu: Deneme” başlıklı atölyede Belkıs İbrahimhakkıoğlu ve Nuri Sağlam konuştu. Berat Demirci ise rahatsızlığından dolayı programa katılamadı.
Deneme mi Roman mı?
Belkıs İbrahimhakkıoğlu “Deneme, edebiyatımızda diğer türlere göre daha az yazı yazılmış bir alan. Bugünlerde ciddi bir yoğunlaşma olsa da yerinin doldurulduğunu tam olarak söylemeyiz”diyerek konuşmasına başladı. Türkiye’deki örneklerin dünyadaki rakiplerine kıyasla durumunun iyi olduğunu vurgulatıktan sonra denemenin romandan daha kuvvetli bir zemin olduğunu hatırlatan İbrahimhakkıoğlu, deneme kelimesinin ilk kez Montaigne tarafından kullanıldığını ve yeni bir edebiyat türünün denenmesi anlamına geldiğini söyledi. Bu yeni türü diğerlerinden ayıran noktaları ayırmanın gerekliliğine vurgu yapan İbrahimhakkıoğlu, delile ve ispata gerek duyulmadan konuşulan, daha rahat bir konuşma olduğunu aktardı. Yalnız bugün bu soruyu sormanın daha zor olduğunu ve bunun da postmodern dönüşümle ilgili olduğunu türden türe geçişlerin tanım yapmayı zorlaştırdığını ileri sürdü. “Özellikle bilinç altının kullanılmasıyla birlikte, deneme ve hikaye arasındaki sınırlar muğlaklaşmıştır” dedi.
Deneme Yazarın “Yazlık Evi”
Yazarın yaşama üslubuna ulaşabiliriz yazma uslubuna bakarak, herkes aslında kendini yazar dedi. Ebüzziya Tevfik, Ahmet Rasim ve İbnü’l-emin Mahmut Kemal İnal mutlaka hatırlanması gerken isimlerdir başlangıç olarak. Buna belki Ahmet Haşim'i de eklemek gerektiğini söyledi. Bugün bu denemelerin şiirlerinin gölgesinde kaldığını hatırlatan İbrahimhakkıoğlu, aslında bu türün en güzel örneklerini verenlerden biri olduğunu söyledi. Denemenin dikte etmediğini ve diğer türlerle ilşikili olduğunu aktaran yazar, denemenin objektiflik gibi bir derdinin bulunmadığını söyleyerek, denemenin edebiyatın havai fişeği olduğunu ileri sürdü. “Hatta deneme, yazarın ‘yazlık evi'dir denebilir”, dedi. Nurullah Ataç gibi, Nermi Uygur gibi isimleri bu noktada sayabileceğimizi aktaran İbrahimhakkıoğlu, Nermi Uygur'un felsefeyi denemeyle harmanlama çabasında olduğunu hatırlattı. Hilmi Yavuz ve Bilge Karasu'nun benzer bir yaklaşımı benimsediğini ileri sürdü. Denemenin, şiire yaklaşan bir özelliğini görünür kılan bir örnek olarak Oktay Akbal'ın sayılabileceğini, çağdaş olarak da Ahmet Turan Alkan'ın söylenebileceğini söyledi. Bu noktada Beşir Ayvazoğlu ve Senai Özkan'ı da ekleyebileceğimizi hatırlatarak, şairlerin bu lirizmi denemelerinde sık sık kullandığını aktardı.
Pakdil Denemeye Hareket Kattı
Denemenin etik boyutunun olması gerektiğini söyleyen ve Nuri Pakdil denemeye hareket kazandırdığını dile getiren İbrahimhakkıoğlu bir başka örnek olarak Rasim Özdenören'i gösterdi. Bir hukukçu olan Özdenören'in sahici bir biçimde hayatla yüzleştiğini ve okuyucuyu da yüzleştirdiğini savundu. İbrahimhakkıoğlu, Sezai Karakoç'un bir şair olmasının yanında denemelerinde bir coşkunun, bir vizyonun olduğunu söyledi. Gençlerin Karakoç'un sadece şiirleriyle değil denemeleriyle de ilgilenmesi gerektiğini vurguladı. İsmet Özel için ise “Kendine has bir düşünüş biçimiyle, ‘meselesi olan adamın denemeleri’ olarak, kuşkusuz türkiye edebiyat tarihinin en özgün örneklerinden biridir” dedi. Son olarak İbrahimoğlu, edebiyatla sahih olarak ilgilenen gençlere popüler olana itibar etmemeleri gerektiğini hatırlatarak konuşmasını bitirdi.
Denemenin Hâlleri
Nuri Sağlam, denemeyi “denememenin müsbet hâli” olarak tanımlamanın en doğru cevap olabileceğini söyledi. “Neden deneme deyince akla hep Montaigne gelir de neden Edip Cansever gelmez?” diye soran Sağlam, yine de deneme türünün hep yetim muamelesi gördüğünü hatırlattı. Montaigne'in denemelerde kendini anlatamk derdindeyim dediğini, kendi içine bakma çabası içinde olduğunu söyledi. Temelde içe bakışın zor olduğunu, tasavvufun da önerdiği şeyin bu kendi içine bakmak olduğunu söyledi. Denemeler'de denemenin bütün türlerini görebileceğimizi söyleyen Sağlam, ondan sonra kaleme alınan bir çok yazı olduğunu, ama öne çıkmayan bir üvey evlat muamelesi görüldğüü için deneme üzerine gidilmeyen, eser verilmeyen bir alan olarak algılandığını söyledi, halbuki birçok örneğin varolduğunu İbrahimhakkıoğlu'na atıfla hatırlattı. Cemil Meriç'in denemeyi benimseyen fakat korkak, sessiz, içe kapanık olarak, kendisini okuyucuya teslim eden bir tür olduğunu söyleyen alıntıyı aktardı.
Bacon’dan Montaigne’e, Yahya Kemal’den Ahmet Haşim’e Deneme
Bacon'ın denemelerinde otoriter, okuyucuya tepeden bakan, dolayısıyla ‘dışa bakan’ bir yaklaşımı olduğunu söyledikten sonra, Bacon’un Montaigne'le olan ilişkisini Yahya Kemal'le Ahmet Haşim arasındaki ilişkiye benzetebileceğini ileri süren Sağlam Jean Paul Sartre, Russel, Huxley gibi isimlerin ironiyi denemeye soktuklarını hatırlattı. Sağlam, Tanzimattaki yenileşme süreçlerinin önemli isimlerinden Namık kemal'de denemeye yakın yazı ürünlerinin olduğunu hatırlattı ve tiyatroyla ilgili yazdığı denemeyi örnek gösterdi. Ziya Paşa'nın makalesinden de bahseden Sağlam, bu dönemdeki yazıların Bacon'ın tarzına benzeyen, üsttenci ve aydınlatma eksenli olan, dışa bakan bir yaklaşımı benimsediğini söyledi. Bu yüzden Montaigne'in denemeleri yanında bunlara deneme denilip denilemeyeceğinin tartışmalı olduğunu belirtti. Servet-i Fünun döneminde denemeye çok daha yakın bir türe yaklaşıldığını vurgulayan Sağlam, kendi iç dünyalarına yöneldikleri yazıların olduğunu aktardı. Deneme türünün gerçekte ortaya çıkışının İkinci Meşrutiyet zamanında vuku bulduğunu ifade eden Sağlam, İbrahimhakkıoğlu gibi, örnek olarak Ahmet Haşim'i gösterdi. Ahmet haşim'in buyurgan olmadığnı, bunun karşısında Yahya Kemal'in denemeleri karşısında okuyucunun rahat olamadığını, baskı hissettiğini öne sürdü. Bir tepeye çıkarkenki yokuş yorgunluğunu makaleye benzeten Sağlam, denemeninse tepenin zirvesindeki özgüveni, rehaveti temsil ettiğini ifade etti. Nurullah Ataç'ın eleştirisinin de eleştiri olmadığını, denemesinin de deneme olmadığını savunan Sağlam, denemesinin bir nebze olsun tolere edilebileceğini söyledi.
Şehir Yazarları Paneli Gerçekleştirildi
Cuma gününün ikinci etkinliği olarak, Deneme Atölyesi’nin ardından Şehir Yazarları Paneli gerçekleştirildi. “Şehir ve Estetik” başlıklı panelin konuşmacıları Aynur Can, Avni Çebi ve Korhan Gümüş’tü.
Nostalji mi Yapacağız, “Bugün İçin” Bir Estetik Önerisi mi?
Aynı zamanda oturumun yöneticiliğini de yürüten Aynur Can “Estetiği Ararken Durup İstanbul’dan Bakmak” başlıklı konuşmasına estetik hazzın tanımını ve Avrupa’da Kant gibi düşünürler tarafından nasıl yapılandırıldığını anlatarak başladı. Can, Osmanlı’da kuramsal olarak olmasa da anıtsal yapılardan izlenebilecek bir estetik anlayışı bulunduğunu dile getirdi. Sanat tarihinden, mimarlıktan, şehircilikten faydalanarak şehirleri anlamaya çalıştığını, Atina ile ilgili çalışırken de Platon ve Aristotales dolayısıyla idealizm ile materyalizm arasındaki çatışmayı esas aldığını anlattı. Atina’dan başlayan bir medeniyet silsilesi içinde kurulan New York’un mimarisine bakıldığında kendi içinde tutarlı bir geleneğin ürünü olduğunu fakat İstanbul’da daha parçalı bir görünümün bulunduğunu, sahip olduğu cevherin layıkıyla canlandırılamadığını söyledi. Aynur Can, ikisi de İmparatorluk bakiyesi olan, başkentlik yapmış İstanbul ve Atina’yı mukayese etmeye çalıştı. “İstanbul’da kurulan yeni yaşam alanlarında yeni bir estetik önerisi var mı? Yoksa Batılı formların buraya taşınmasıyla mı oluşacak yeni şehirleşmeler. Tarihi değer taşıyan mimari bugün bizim için nostaljik bir anlam taşıyor. Ancak asıl mesele Osmanlı medeniyet tasavvurunun günümüze nasıl adapte edilebileceğidir” diyen Aynur Can, Sultanahmet Camii’ndeki soyut sanatın bir rahmet tablosu olarak anlaşılabileceğini, hatt ve tezhip eserlerinin belli bir süre içinde meydana gelmiş olan yoğunluklu anlamına nüfuz edebilmek için bakmak ile görmek arasındaki farktan haberdar olmak gerektiğini söylüyor.
Gökdelenler Hafızamızı Yaralıyor
İstanbul’un siluetine giren gökdelenleri hatırlatan Avni Çebi, bu gibi nesnelerin bu manzarayla tenakuz içinde olduğuna ve bu bütünlük içinde varlık kazanmalarının imkânsızlığına değinerek “Şehirlerin Değişen Yüzü ve Hafızamız” başlıklı konuşmasına başladı. Zamanın ve mekânın dikey olarak kurgulandığı modern mimarinin insanlararası iletişimi zedelediğini, modern binalarda yetişen çocukların zihin dünyasının bu yüzden büyük bir eksiklik içinde oluştuğunu ifade eden Çebi, AVM’lerin, rezidansların inşa edildiği caddelerin sürekli değişen çehresinin insanların iç dünyasını altüst edici etkileri olduğunu dile getirdi. Cumhuriyetin erken döneminde yazının değişmesiyle yaşanan kültürel sürekliliğin sekteye uğramasının bir benzerinin günümüzde yaşandığını, hafızamızı diri tutmak için ihtiyaç durduğumuz mekânsal sürekliliğin ortadan kalkmasına sebep olan metropol mantığının düşünce dünyasına vurduğu darbeye dikkat çekti. Yürüdüğümüz caddeler ve sokakların gittikçe bize yabancılaştığı, mekânın bize ait anlamlar taşıyan, aidiyetlerimizi barındıran bir varoluş yeri olmaktan çıkıp bir tür “kullan at” mantığıyla kullanılan bir araç hâlini aldığını beliren Avni Çebi’nin mahalle bakkallarının ortadan kalkmasıyla o mekân etrafında gelişen insani ilişkilerin çağrıştırdığı insaniliğin de terk edildiğini; günümüzün kafelerinin insanlararası ilişkiyi ortadan kaldıran kurgusunun çok ciddi bir tahribata yol açtığını söyledi.
Güvenlikli Siteler İnsanları Yalnızlaştırıyor
“Bugün bir AVM’ye gittiğimizde oradaki insanlarla irtibata geçecek, o mekâna aidiyet duyacak herhangi bir anlam bulamıyoruz. O mekân hafızamızda kalıcı bir karşılık kazanmıyor, orada sadece bir tüketici olarak bulunmak durumundayız” diyen Çebi, Osmanlı döneminde farklı etnik ve dini grupların birbirleri arasında geçişken bir ilişkinin mevcut olduğunu fakat modern şehrin parçalanmışlığının insanları birbirinden ayıran bir anlayışı yaygınlaştırdığını söyledi. “Bugün bir kaleye girer gibi girilen güvenlikli siteler insanları şehrin bütününe karşı yabancılaştırmaktadır. Bunlar toplumumuzu gelecekte çok ciddi buhranlara sürükleyecek tehditlerdir. Geçmişte güvenliği infak toplumu olmamız sağlardı. Bugün ne ‘veliler’ ne ‘mahallenin abisi’ var. Dolayısıyla insanlarımız ‘hazza dayalı olarak üretilmiş’ olan bu mekânlarda bireysel bir yaşam sürüyorlar. Dedelerin babaannelerin ortadan kaldırıldığı, çekirdek aileyi esas alan bir yaşama biçimi tamamen hafızaları yok etmeyi ve anı tüketmeyi amaçladığını görmemiz gerekiyor. Hafızanın olmadığı, erdemin, infakın, merhametin olmadığı yerde bereket de olmaz. Toplumumuz gerçek bir akıl tutulması yaşıyor. Bu akıl tutulmasını aşmak için hafızamızı, geçmişimizi diri tutacak mekânları ve insanlarımızı, nenelerimizi ve dedelerimizi korumalıyız” dedi. Bugün Kabe’nin etrafına yapılan gökdelenlerin o mekânın ruhunu taciz ettiğini, aynı şekilde İstanbul şehrinin siluetinin İslam toplumunun bir özeti olduğunu ve bu güzelliğin rant tarafından teslim alınmasının sonucu olarak ortaya çıkan çirkin yapıların bu şehre ihanet anlamı taşıdığını söyledi.
Hayatımızı Düzenlemeye Çalışan Bir Şiddet Rejimi Var
Çebi’nin ardından söz alan Korhan Gümüş’ün konuşmasının başlığı “Şehir Temsilleri ve Mimarlık”tı. İstanbul gibi kentlerin daha ulus-devletler kurulmadan önce modernleşme süreçlerine maruz kaldığını, endüstriyel ulaşımın 1850’lerden sonra metropolleşme sürecini başlattığını söyleyerek sözlerine başladı. “Bugün dünyada nasıl yaşayacağımıza, nasıl giyineceğimize, nasıl besleneceğimize karar veren teknokratik bir şiddet rejimi var” diyen Korhan Gümüş, Avni Çebi’nin de üzerinde durduğu farklılıkların karşılaşma imkânını ortadan kaldıran güvenlikli yaşam alanlarında yaşayan seçkinlere ait bölgelere değinerek seçkinlik gruplarının çoğalmasıyla bu teknokratik şehir hayatında eşitsizliğin fragmantal olarak çoğullaştırdığını söyledi. Mimarlıkla inşaat arasında bir ayrım yapan Gümüş, mimarlığın bir resmetme işi olduğunu söyleyerek başka bir kültüre, bağlama ait olan imgeyi aktarmanın, başka bir formu transfer etmeyi esas alan basit bir üretimin mimari açıdan bir anlam taşımadığını söyledi. Bugün Yenikapı’da gerçekleştirilen Marmaray kazıları sırasında İstanbul’un en eski limanının bulunduğunu hatırlatan Gümüş, bu kazılar sırasında elde edilen arkeolojik bulguların şehrin tarihine ilişkin çok hayati anlamda bilgiler taşıdığını söyledi. Bu projenin sadece bir ulaşım projesi olmadığını, “kentselleştirilirse” şehir açısından anlam taşıyabileceğini savundu. Halkı cahillikle suçlamanın bir mantığının olmadığını, egemen şiddet rejiminin kamu zekasını tahrif ettiğini ifade eden Gümüş şehrin nesneleşmesinin bir yanılsama olduğunu söyleyerek iktidar seçkinlerinin, şiddet düşkünlerinin dünyayı dar bir sembolizasyonla kısıtladıklarını söyledi.
Festivalin son günü 10 Aralık Cumartesi. Cumartesi günü saat 12.30’da Kamil Büyüker, Emine Çaykara, Haluk Oral’ın katılımıyla “Edebiyatımızda Hatırat Paneli”; saat 15.00’de A. Ali Ural, Ali Galip Yener, Hüseyin Su ve Metin Celal’in katılımıyla “2011 Yılında Türk Edebiyatı Açıkoturumu” ile devam edecek olan 3. İstanbul Edebiyat Festivali, “2011 Edebiyat Mevsimi Büyük Ödülleri”nin açıklanması ve festival değerlendirmesiyle son bulacak. Ödüllerin kimlere verileceği merak konusu.









AKP 'li Devlet Bakanı 

Yorumlar