Altsayfa

Dosyalar

ÇİNGENELER BİR AVRUPA YAZGISI:    Çingeneler Avrupa'nın güzel ırklarından biridir. Gerçek Çingene görmemiş kişiler, onların fiziksel görünümlerine ilişkin bir düşünceye sahip olmak için eski yazarların verdiği imgelere bakmamalıdır.
 

RUMELİ’YE GEÇİŞ : Salla Rumeli'ye geçilip buraların fethedildiği düşüncesi, tamamen gerçek dışıdır. Karasi gazilerinin Osmanlı’dan önce Rumeli'ye sallarla geçip, yağmada bulunmalarıyla ilgili olaylar, Osmanlı'ya atfedilmiştir.

Edebiyatname

Confessions of a ShopaholicSanmanki talebi devlet ü câh etmeye geldik.  Biz aleme bir yâr için âh etmeye geldik
e-Posta Yazdır PDF

AB’NİN KURULUŞ  TARİHÇESİ

Yirminci asır Osmanlı Devleti’nin yıkılışına, İslam ülkelerinin Batı’nın işgali altına girmesine ve sömürülmesine sahne oldu. İmparatorlukların menfaat kavgası, zengin stratejik kaynaklar ve petrol yatakları üzerinde hakimiyet kurma arzusu, Batı’lı ülkeleri asırlarca birbirleri ile kavgalı hale getirmişti. Birinci ve İkinci Dünya Harbinde milyonlarca insan hayatını kaybetti, asırların mirası olan şehirler ve tesisler yerle bir edildi.

Hakkı değil menfaati üstün tutan, insanlar arasında eşitliği değil tekebbürü ve üstünlüğü benimseyenler, Cenab-ı Hakkın bir lütfu olan tabii kaynaklardan adil bir tarzda yararlanma yerine, hepsine hakim olup sömürmeyi isteyenler, dünyayı hep kana bulamışlar, huzur ve barış ortamını bozmuşlardır.

İkinci Cihan Harbinden sonra, artık bu çatışmaların en azından Avrupa’da, son bulmasını arzu eden Papa XII. Pius, Alman, Fransız ve İtalyan dış işleri bakanlarına, Avrupa’da ihtilafları önleyecek bir birlik oluşturmalarını önermişti.

Churchill de, 1946 yılında Zürich’te yaptığı bir konuşmada, “Avrupa Ülkeleri Birliğinin” kurulmasını dile getirmiş, bilahare 1949 yılında “Avrupa Konseyi Sözleşmesi” Londra’da imzalanarak yürürlüğe girmişti.

Fakat bugünkü Avrupa Birliği’nin ilk somut adımı, Fransız Dışişleri Bakanı Robert Schuman tarafından Fransa ve Almanya arasında “Avrupa Kömür ve Çelik Birliği”nin kurulması teklifi ile 1950 yılında atıldı ve kuruluş anlaşması 1951 yılında altı ülke tarafından imzalandı. Bu ülkeler, Fransa, Almanya, İtalya, Belçika, Hollanda ve Lüksembourg idi ve isteyen Avrupa ülkeleri bu birliğe katılabilecekti.

Bu arada, 1950 yılında, “Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi” Roma’da imzaya açıldı. 1953 yılında da “Avrupa Adalet Mahkemesi” kuruldu.

“Kömür ve Çelik Birliği”nin başarılı olması sonucu, kurucu altı ülke ekonomik işbirliği sahasını genişletmeye karar verdiler ve “Avrupa Ekonomik Topluluğu” ve “Avrupa Atom Enerjisi Komisyonu” kuruluş kararı 1957 yılında Roma’da imzalandı. Böylece “üye ülkeler”, aralarındaki gümrük duvarlarını kaldırarak Ortak bir Pazar oluşturmak için “Avrupa Ekonomik Topluluğunu (AET)’yi kurmuş oldular.

1959 yılında Yunanistan’ın AET’ye üyelik için müracaat etmesi üzerine aynı yıl Türkiye de üyelik talebinde bulundu. İrlanda, İngiltere ve Danimarka 1961, Norveç ise 1962 yılında AET’ye üye olmak için  müracaat ettiler.

Türkiye ile AET arasındaki ilişkileri belirleyen Ankara Anlaşması 1963 yılında imzalandı, 1964 yılında yürürlüğe girdi. Fransa’nın çekinceleri sebebi ile Danimarka, İrlanda ve İngiltere’nin üyeliği ancak 1973 yılında kabul edildi. Yunanistan AET’ne üyelik için resmen müracaatını 1975 yılında yaptı ve 1982 yılında kabul edildi.

Türkiye ise üyelik için resmi müracaatını 1987 yılında yaptı. 1992 yılında akdedilen Mastricht Anlaşması ile AET, (Avrupa Birliği) AB adını aldı ve resmen siyasi bir hüviyet kazanmış oldu. Daha sonra Sovyetler Birliğinin dağılması sonucu bağımsız kalan Doğu Avrupa Ülkelerinin tamamı, AB’ne dahil edildi, birkaçına da kesin üyelik tarihi verildi. Böylece AB 25 üyeli bir topluluk haline geldi. 

1985 yılında Schengen Anlaşması ile sınırlardaki kontroller kaldırıldı ve ülkeler arası insan geçişi serbest hale geldi; yani serbest dolaşım sağlandı.

1992 yılında müşterek para birimine geçme kararı alındı ve 2002 yılında EURO nakit para olarak kullanılmaya başlandı.

Şimdi, bir komisyon tarafından hazırlanarak 2004 AB zirvesinde kabul edilen “AB Anayasası”nın üye ülkelerce onaylanması safhasına gelinmiş bulunuyor. Burada vurgulamamız gerekir ki, AB yıllarca hasım olduğu, çekindiği, hatta demokrasiyi henüz benimseyememiş eski komünist ülkeleri üyeliğe kabulünde hiç zorlanmadı.

Kısaca arz etmeye çalıştığımız bu bilgiler, AB’nin büyümesi ve yapısal değişikliği hususunda, teknik bazda bir fikir vermek içindi.

 

2.      AVRUPA’NIN YAPISI VE TÜRKİYE’YE KARŞI TAVRI

Esas üzerinde  durmamız gereken husus ise AB’nin nasıl bir Birlik olduğu, Türkiye’nin bu birlikte yerinin olup olmayacağı, olursa bunun nasıl olabileceği, hangi şartların Türkiye’den beklendiği, olmadığı takdirde bunun sonuçları ve  alternatiflerinin ne olacağıdır.

Yukarıda da ifade ettiğimiz gibi AB müşterek tarihe, kültüre ve dini inanca sahip ülkelerin oluşturdukları bir birlikteliktir. “Kömür ve Çelik Birliğinden ekonomik entegrasyona ve şimdi de siyasi birlikteliğe ulaşan AB bu gelişmeleri müşterek bir ordu ve dış politika da birliktelik sağlayarak, federatif bir yapıya ulaşmayı hedeflemektedir.

Aynı inancı ve bu inançtan kaynaklanan kültürel ve etik değerleri paylaşan ülkelerin bile, geçmişte yaşadıkları ihtilaflar ve bir takım menfaat çekişmelerinin ileride de doğabileceği ihtimali dikkate alındığında, Federatif de olsa tek devlet olmak durumunda bir takım sıkıntılar yaşayabilecekleri tabiidir.

Bu güçlükler varken, bir de bu birliğe, asırlarca mücadele ettikleri, karşı oldukları ve benimsemedikleri inanç kültür ve ahlaki değerlere sahip Türkiye gibi bir ülkeyi dahil etmeleri, çok zordur ve aslında pek de mümkün gözükmemektedir. Böylece bir birlikteliğin sağlanması zihinsel ve sosyal yapıda çok ciddi değişiklikler gerektirir. Birbirlerinden çok büyük farklılıklar gösteren bu toplulukların bir araya gelebilmesi için;


2.1.       BİRİNCİSİ

Ya bu topluluklar evrensel kabul edilebilecek, “ötekinin” inancına, ahlaki ve kültürel değerlerine ve hakkına zarar vermemeyi benimseyecek. Yani öteki olarak kabul ettiği topluluğun haklarına ve varlığına saygı gösterecek. Bu öyle bir tavır ki, sadece yöneticilerin bu tavrı benimsemesi yetmez. İlle de toplum fertlerinin de buna rıza göstermesi gerekecek.

 

2.2.       İKİNCİSİ

Veya “ötekini” her hali ile “dini, ahlaki ve kültürel değerleri ile” kendisine benzetmeye çalışacak, asimile edecektir. Müzakere sürecinin çok uzun tutulmasının altında yatan esas sebep de budur. Yani, bizi biz yapan bütün değerlerimizden vazgeçmemiz beklenmektedir.

Böyle bir birliktelik, Hükümetlerin, hatta parlamentoların karar alması, anlaşmalar yapması ile sağlanamaz.Toplumsal mutabakat, böyle birlikteliğin olmazsa olmaz şartıdır. Şimdiden, AB üyelerinin büyük bir kısmında, Türkiye’nin üyeliğine, çok sert ve kesin tavırlar alınmaya başlanmıştır. Fransa ve Avusturya bu işe nerede ise toptan karşıdır. Almanya’da, Hıristiyan Demokratlar iktidara geldiklerinde bu üyeliği önleyeceklerini adeta haykırarak söylemektedirler.

Sayın Erdoğan’ın, seferi olduğu için İtalya seyahatinde oruç tutmaması, çocuklarının düğününe Berlusconi’yi ve Yunanistan Başbakanını şahit olarak daveti, zina konusunda geri adım atması, “eşcinsellerin de kendi hukuku vardır” demesi, Chirac’ın “hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” ifadesi karşısında sessiz kalması ve Avrupa Anayasasını Papa X. İnnocent’in gölgesinde Roma’da imzalaması, batılıları iknaya yetmez, yetmemektedir. Avrupalı bizim “entegre” olmamızı istemiyor. Esas istedikleri kimliğimizi, yani inancımızı, manevi değerlerimizi bütünü ile terk edip “asimile” olmamızdır.

Başbakanın “eğer bizi kabul etmezseniz, Hıristiyan kulübü sıfatından kurtulamazsınız” yollu ifadeleri, küçük bir azınlığın dışında, Avrupalıların umurunda bile değildir. Avrupalılar kiliseye gitmeseler de, Hıristiyan inancını artık benimsemeseler de, 20. asra girerken oluşturdukları ahlaki yapıdan vazgeçmek istememektedirler.

Avrupa’da aile mefhumu ve evlilik tarihe karışmaktadır. Toplumun hürriyet anlayışı sapık fikirlere gösterilen ihtimama gelip dayanmıştır. Ahlaki değerler tarihin bir parçası olmuş, kilise bile bu yozlaşmaya intibaka zorlanmıştır. Bunun için bizden asıl istenen, İslam’ı terk etmemiz veya dinimizin içini boşaltmamızdır. Buna da hiç kimse muvaffak olamayacaktır. Bu millet böyle bir gaflete düşmez, düşenleri de affetmez.

 

2.3.       ÜÇÜNCÜSÜ

Tabii üçüncü tehlikeli husus da görüşme sürecini uzun tutarak Türkiye’yi bölme senaryolarının adım adım gerçekleştirilmesidir. Bunun adımları ilerleme raporunda ve eklerinde açıkça atılmıştır.  17 Aralık zirvesinde de bu tavırdan vazgeçmedikleri anlaşılmıştır.

      Ermeni soykırım iddialarının kabul edilmesi talebi,

      Fırat ve Dicle havzalarının “İsrail ve komşularının yararlanabilmesi için, uluslararası bir yönetime devri mühim bir mesele haline gelecektir” ifadesi,

      Güney Kıbrıs Rum yönetiminin tanınması,

      Patrikhane’nin statüsü ve Ruhban Okulunun açılması.

 

Ve daha birçok konunun şimdiden dillendirilmesi işin vahametini ortaya koymaktadır. Aslında ileri sürülen bu şartlar, AB’nin Türkiye’yi üyeliğe kabul etmeyeceğinin açık bir işareti olarak da yorumlanabilir ve yorumlanmalıdır. Çünkü, birçok Avrupalı siyasetçi, eski Almanya Başbakanı Kohl gibi, AB yetkililerini “Türkiye’ye boş ümitler vermek ve aldatmakla” suçlamaktadırlar.

İleri sürülen şartlar, görüşme süresinin uzun tutulması, görüşmelerin ucunun açık olduğunun ifade edilmesi, Türkiye dışında hiçbir aday ülke için gündeme getirilmemiştir. “Aşkın gözü kör olsun” derler. AKP’nin bu onulmaz AB aşkı, sadece kendilerini değil, Türkiye’yi de felakete sürüklemektedir. 17 Aralık zirvesinde AB’nin esas niyeti açık olarak ifade edilmiştir. AB, ne Türkiye’yi bünyesine almak istiyor, ne de başka bir yere gitmesine rıza gösteriyor.

 

3.      AVRUPA’NIN PSİKOLOJİK YAPISI

Bu noktada, meseleler ve tavsiyeler raporlarının detayına girmeden, AB ve Türkiye’nin sahip oldukları inanç ve kültürel değerleri ile tarihi süreçte yaşananların bir analizini yapmakta fayda görüyoruz.

Avrupa’da Hak mefhumu gelişmediği için; maddi sahada ve teknolojide bir takım başarılar elde etmiş olsa da, sosyal ve kültürel sahada, özellikle de dini inanç sahasında bir takım ilkelliklerden kendisini kurtaramamıştır. Yani, Batı Medeniyeti mensupları:

*      Kendisine benzemeyeni, yani “ötekini”, yok etmeye yönelmekte, yerine göre bunun gerekçelerini de kendisi üretmektedir.

*      Büyük çatışmalardan sonra; sakinleşseler, evrensel değerleri benimser gözükseler bile hemen arkasından farklılıkları öne çıkarmaya ve çatışma zemini aramaya yönelmektedirler.

*      İkinci Cihan Harbinin arkasından insan haklarını, hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi öne çıkarmaları, yaşanan vahşetin etkisinde kalarak böyle bir vahşeti bir daha yaşamamak istemelerindendir.

*      Fakat şartlar normale dönmeye başlayıp sükunet sağlandığında,  menfaat kaygısı veya ihtiras ve bencillik sebebi ile, “medeniyetler çatışması” gibi mefhumları ortaya atarak, huzurun ve barışın yeniden bozulmasına sebep olacak saldırılara gerekçe üretmektedirler.

Bu sebeple, Avrupa’nın ve bizim tarihi geçmişimize bir göz atıp, mukayese yapmakta fayda vardır. Avrupa, Hıristiyanlığı benimserken, maalesef Roma kültürünün etkisini silip atamamış, kendisini bütünüyle değiştirip ilahi mesaja uyacağına, Hıristiyanlığı kendisine benzetme, kendi yaşantısına uydurma yolunu seçmiştir. Bu yaklaşımda, o zaman Hıristiyanlığı telkin edenlerin etkisi de vardır. Bir misal vermek gerekirse; Hz. İsa’nın mesajını kitlelere ulaştırırken Pavlos; “O zamanki insanlara zor gelmesin, Hıristiyanlığı daha kolay benimsesinler” diye, içilmesi ve yenilmesi yasak olan şarap ve domuz etini yasaklamamıştır. Hıristiyanlıkta olmayan heykel ve figürler Roma medeniyetinin bir kalıntısı olarak Kilise’ye girmiş, Teslis akidesi de bir bakıma böylece Hıristiyanlıkta Kilisede yer edinmiştir. Doğu ve Batı Roma kiliselerindeki farklılıklar da, bölgelerdeki anlayış farklılıklarından kaynaklanmıştır.

Bundan dolayı, İslam’ın mesajı Avrupa’ya ilk ulaştığında, araştırılıp karar verileceğine, incelenmeden reddedilmiş, büyük ihtimalle toplumda kendilerine yer edinmiş olan din adamları, bu makamlarının ellerinden gidebileceği endişesi ile, İslam’a ve Müslümanlara harp açmışlardır.

 

3.1.       ÖRNEKLER

a) Bu maksatla Papa II. Urbanus tarafından haçlı seferleri düzenlenmiş ve bu seferler iki asır devam etmiştir. Haçlı orduları yol üzerinde uğradıkları Hıristiyan şehirleri bile yağmalamışlardır. Kudüs’ü 1099 yılında ele geçiren haçlı ordusu, kadın, çocuk, yaşlı farkı gözetmeden Kudüs’te yaşayan bütün Müslümanları ve Yahudileri kılıçtan geçirmiş, onlarla beraber yaşamaya razı oldukları için Hıristiyanları da katletmişlerdir. Hıristiyanlık adına ortaya konan bu vahşet tek değildir. Buna mukabil, Selahattin Eyyubi’nin 1187 yılında Kudüs’ü tekrar fethetmesi üzerine Yahudiler ve bazı Hıristiyanlar Kudüs’e tekrar yerleşmişlerdi.

b) Endülüs’te Müslümanların kurduğu  medreseler (üniversiteler) bütün inanç sahiplerine kapılarını açmışlardı. Emeviler zamanında ne Hıristiyanlara ne de Yahudilere zarar verilmezken,  1492 de idareyi ele geçiren Hıristiyanlar, sadece Müslümanları değil, Yahudileri de topyekün katliama tabi tutmuşlardı. O dönemlerde kurulan engizisyon mahkemeleri adaletin bile nasıl canavarlaşabileceğinin ibret verici örnekleri sergilenmişti.

c) Amerika’yı keşfeden Avrupalılar, sırf renkleri kızıla çalıyor diye, milyonlarca Kızılderili’yi katlederek tam bir soykırım yapmışlardı. Benzer akıbet Avustralya’da yaşayan Aborijinilerin de başına gelmişti. Yine Amerika’ya yerleşen Avrupalılar, Afrikalı siyahilerin milyonlarcasını köleleştirmiş, çok daha fazlasının gemilerde ölümüne sebep olmuştur. Sırf renkleri siyah olduğu için, onlara insanca davranmamışlardır.

d) Bu vahşet manzaralarının çok gerilerde kaldığını, bu asırda böyle bir şeyin artık mümkün olmadığını zannetmek yanlış olur. Yirminci asırda Fransa’nın Cezayir’de, İtalyanların Libya’da yaptıkları vahşet, üstelik yapanlarca çekilen fotoğraflar ve filmlerle belgelenmiştir. Yani Irak’ta ve Afganistan’daki işkence ve tecavüzlere bu dünya 50 yıl önce de tanık olmuştu. Afro – Amerikalıları aşağılayıcı muameleler ABD’de 1970’lere kadar devam etmiş, hatta bazı eyaletlerde bu gün de devam etmektedir.

e) Şimdi sıranın tekrar Müslümanlara geldiği anlaşılmaktadır. Gerekçe ortaya konuldu bile: Terör = El Kaide = İslam. Uydurma formülü ile İslam ve Müslümanlar açıkça hedef gösterilmektedir. Toplumda “Medeniyetler çatışması” tezleri ile kin ve nefret tohumları yeşertilmeye çalışılmaktadır. Güney Afkira “apertayd” (ırk ayrımı) politikasından ancak birkaç sene önce kurtulabilmiştir. Şu anda Filistin’de, Irak’ta ve Afganistan’da sürdürülen vahşet bu hasta kafa yapısından kaynaklanmaktadır. “Medeniyetler arası çatışma” tezini ortaya atanlar da, bu çarpık ve hasta kafa yapısına sahiptirler.

f) Avrupa kendi içindeki farklılıklara da sert tepki göstermiştir. Hıristiyanlığa sonradan giren bazı bid’atlara engel olmak için kurulan “Engizisyon” mahkemeleri, insanın kanını donduran vahşi ve hunharca cezalara onay vermiştir. Maalesef bugün, insan haklarını korumakla yükümlü “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi”, İslam ve Müslümanlar bahis mevzuu olunca, orta çağdaki Engizisyon mahkemeleri gibi karar vermektedir. A.İ.H.M İslam’ı yargılayıp mahkum etme yetkisini kendinde görmüş, bu meyanda kurumların ve şahısların uğradıkları haksızlıklar sebebi ile kendisine Müslümanlarca yapılan müracaatları, insan haklarını bizzat kendisi de çiğneyerek, reddetmiştir. Yani mağdur Müslüman olunca, insan hakkı, din hürriyeti, dinini öğrenme ve dininin gereğini yerine getirme hakkı, bizzat A.İ.H.M’nce çiğnenmiştir.

g) Avrupa’da aile müessesesi çökmüştür. Ahlaki dejenerasyon doruğa çıkmıştır. Hıristiyan geçmişlerine atıfta bulunmalarına rağmen, inanç zayıflamış, kiliseler satışa çıkarılıp, kapatılmaya başlanmıştır. Şimdi bizim de kendilerine benzememizi istemektedirler.

 

4.      MÜSLÜMANLAR VE OSMANLI

 Osmanlı ve İslam Batı’lılar için çok farklı çağrışımlar yapmaktadır. Osmanlı, Avrupa’dan farklı inanç, kültür ve ahlak anlayışına sahip olmasına rağmen, 600 yıl ayakta kalmayı başarmış, alternatif bir medeniyeti bütün saldırılara karşı korumuş ve yaşatmıştır.

a) Anadolu kapıları Müslüman Türklere 1071 Malazgirt Zaferi ile açılmıştır. Alparslan 40.000 kişilik ordusu ile Romen Diojenin üç yüz bin kişilik ordusunu yenmiş, ama bir katliama girişmemiştir. Hatta Romen Diojeni teselli etmiş, kılıcını iade etmiş ve İstanbul’a geri dönmesine izin vermiştir. Böyle bir muamele, o zamana kadar Avrupa’nın, Bizans’ın karşılaşmadığı bir durumdur. Çünkü İslam inancına göre savaştan maksat, ülkeleri fethetmek, insanları kılıçtan geçirmek, ordu komutanlarını, kralları tutsak almak değildir. Gaye adaletsizliği kaldırmak, Hakkı hakim kılmaktır. Bu zafer ve bu tavır Anadolu’nun Müslüman Türk idaresine geçmesinde elbette etkili olmuştur.

b) İspanya’da Endülüs medreseleri her inanç sahibine açıktı ve bu medreselerde ilim seviyesi o zamanlar Avrupa’daki benzerlerinin çok üstünde idi. Rönesansın temelleri buralarda tahsil gören Hıristiyanlarca atıldı. Hıristiyanlara ve Musevilere baskı ve zulüm yapılmadı.

c) Kudüs, Selahattin Eyyübi tarafından, 1187 de kurtarıldığında Kudüs’te ve civarında yaşayan Hıristiyanlara ve askerlere gösterilen muamele, Avrupalıların bile takdir etmekten kendilerini alamadıkları bir örnek olmuştur. Kudüs’ü zapteden haçlı ordularının katliamları ile tam bir tezat!

d) Osmanlılar döneminde Fatih Sultan Mehmet Hanın İstanbul’u fethettiğinde orada yaşayan Hıristiyanlara gösterilen muamele de farklı değildir. Kiliselere, rahiplere, Hıristiyan halka hiçbir zarar verilmemiş, sadece fethin bir sembolü olarak, Ayasofya Cami’ye çevrilmiştir. Osmanlı’lar daha sonra Avrupa’nın büyük bir kısmını idareleri altına almışlar, iki kere Viyana’yı kuşatmışlardır. Ama bu savaşlarda, çarpışmalar esnasında ölenlerin dışında, hiçbir katliama rastlanmamıştır. Hatta öyle ki, Macaristan fethedildiğinde, Macarların kendilerini yönetmelerine, kırallarını muhafaza etmelerine, yazışmaları kendi lisanları ile yapmalarına izin verilmiştir.

e) Fakat Osmanlı zayıflayıp toprak kaybetmeye başlayınca, doğu Avrupa’da tam bir Müslüman kıyımı yaşanmıştır. Köyler basılmış, cami ve medreseler yıkılmış, geriye kalan insanlar hayatlarını kurtarmak için göç etmek mecburiyetinde kalmışlardır.

*      20. Asrın başında Batı Trakya’da, Balkanlar’da Müslüman nüfus çoğunlukta iken, bugün azınlığa düşmüştür.

*      Bosna’da, Makedonya’da, Bulgaristan’da, Selanik ve civarında nerede ise cami kalmamıştır. 20. Asırda, Avrupa’lı emperyalistlerin izni ve teşviki ile bu kıyımlar ve yıkımlar yaşanmıştır.

*      Bir zamanlar Osmanlı hakimiyetindeki Girit adasında bugün Müslüman da, Cami de  kalmamıştır.

*      Ermeni soykırımı iddiasının gerçekle alakası yoktur. Batı alemi bunu siyasi bir mesele olarak ele almakta, gerçekleri ve tarihi belgeleri göz ardı etmektedir.

*     Yunanistan’la yapılan mübadele hariç, Ermeniler harpten sonra yıllarca Türkiye’de yaşamışlar, fakat daha sonra birçoğu ABD’ne ve Avrupa’ya yeni iş imkanları arama arzusu ile göç etmişlerdir.

*      Bundan 40 sene önce Kıbrıs’ta yaşananlar da hafızalardan henüz silinmemiştir. Fakat AB bunları görmezden gelerek adanın Rum’lara terkinde ısrarlıdır.

*      20. asrın son on yılı içinde Bosna – Hersek’te yaşanan katliam ki, 250.000 insan hunharca öldürülmüştür, zihinlerde tazeliğini korumaktadır. NATO koruması altındaki Serebrenika katliamı sadece oradaki NATO birliğinin korkaklığından değil, NATO karargahının rızasındandır. Bosna’ya NATO müdahalesi tam Müslüman Boşnakların üstünlüğü ele aldığı zaman yapılmıştır. Boşnak Müslümanlar Sırplar tarafından işgal edilen şehirleri kurtarmaya başladıkları zaman, yani Sırpların işgal ettiği şehirlerin tamamı tam kurtarılacakken  yapılmıştır. Bu tam bir göz boyamadır, aldatmacadır. Böylece Batıl’lılar kendi kendilerine bir de kurtarıcı süsü (payesi) vermişlerdir. Daha sonra dayatılan Dayton Anlaşması da aynı mahiyettedir, adil değildir. Bosna – Hersek’te yönetime el koyan NATO, açıkça Müslümanlara karşı gayrı adil davranmış Sırp ve Hırvatları korur bir tavır sergilemiştir ve hala da sergilemektedir.

*      Sovyetlerin dağılmasından sonra, Ermenistan Azerbaycan topraklarını işgal etmiş, bir milyon Azeri göçe zorlanmıştır. Ermenistan BM kararlarını dikkate almamış, buna rağmen kendisine bir yaptırım da uygulanmamıştır. Fakat Türkiye’den taviz istenmektedir.

*      Şimdi sıra medeniyetler çatışmasına gelmiştir. ABD’nin zorlaması ile İslam terörle özdeşleştirilmeye çalışılmaktadır.

*      1897 Osmanlı – Rus Harbinde, Kars – Ardahan – Erzurum ve civar yerleşim bölgeleri Ruslar tarafından işgal edildiğinde, Ermeni çeteleri Müslüman köylerde tam bir katliam başlatmışlar, bu durum Rusları bile rahatsız etmişti.

 

Birinci Cihan Harbinde, Doğu Anadolu’da Rus Cephesindeki Osmanlı birlikleri Ermeniler tarafından arkadan vurulmuş; bunun üzerine Ermeniler zorunlu olarak başka bölgelere sevk edilmişlerdir. Şimdi, Ermeni vahşeti bir kenara itilerek, Ermenilerin soykırıma tabi tutulduğu  iddiaları ileri sürülmektedir ki bu tam bir çifte standarttır. Bu tarihi vakıaları, bu noktada hatırlatmak istememiz, Avrupa’nın Türk’lere ve Müslümanlara karşı besledikleri, hiç dinmeyen, kin ve nefretlerini bir defa daha gözler önüne sermek içindir.

 

4.1.       AVRUPA’YA ÖZENTİ DÖNEMİ

Bizim Avrupa ile sosyal münasebetlerimiz, Avrupa’yı üstün görüp ona benzemeye çalışmamız 1800’lü yılların başına rastlar. Avrupa’ya duyulan bu özenti, 1839 yılında Tanzimat Fermanı olarak bilinen Gülhane Hattı Hümayununun Sadrazam Mustafa Reşit Paşa tarafından okunması ile yeni bir boyut kazanmıştı. O zaman da 40 gün 40 gece davullar çalınmış, bayram edilmişti. Bu dönemde, Avrupa’nın fen ve tekniğini öğrenip, Osmanlı ülkesinin kalkınmasına katkı sağlamak için Avrupa ülkelerine bir çok genç gönderilmiş, fakat bu gençler dönüşte Osmanlı’nın yıkılışını hazırlayan faaliyetlerde bulunmuşlardı.

Daha sonra birbirleri ile çekişen ve dış mihraklarla irtibat  kuran guruplar türemiş, bu gafiller Osmanlı Devletinin yönetimini irtibatta oldukları ülkelerin menfaati istikametinde etkilemeye çalışmışlar ve maalesef etkilemişlerdi de. “İngiliz Muhipleri Cemiyeti”, “Fransız Muhipleri Cemiyeti” gibi.

1876 da ilan edilen Birinci Meşrutiyetin ömrü kısa oldu. Sultan Abdülhamit Han iki yıl sonra meclisi feshetmiştir. Bu sırada Ruslar doğuda Erzurum ve Karsı işgal etmiş batıda Çatalca’ya dayanmıştı. “Jön Türklerin” ve “İttihat ve Terakki Cemiyetinin” çabaları sonucu, 1908’de ikinci Meşrutiyet ilan edildi. Bu ilan da coşkulu kutlamalara vesile oldu, fakat bu girişim de ittihat ve terakkinin Enver, Talat ve Cemal paşaların idareye bütünüyle hakim olmaları ile neticelendi.

İttihat ve Terakkinin güçlenmesine büyük katkı sağlayan İtalyan Yahudi’si Emanuel Karaso’nun da milletvekili seçildiği bu dönemde, Meclis’in ilk işlerinden birisi Sultan Abdülhamit Hanın hal’i (tahttan indirilmesi) kararı olmuştu. Arkasından Trablusgarp ve Balkanlar kaybedildi.

Enver Paşa ve arkadaşlarının Alman Muhibbi olmaları, Osmanlı Devletinin bir komplo ile Birinci Cihan harbine sokulmasını sağladı. Cihan harbiden yenik çıkan Osmanlı’ya, Batılılar “Sevr” Anlaşmasını dayatmakta gecikmediler. İstiklal Harbi ile Sevr çöpe atılmış, arkasından “Lozan” anlaşması ile yeni bir döneme girilmişti.

1950’de Rusların Boğazlar ve Doğu Anadolu’daki talepleri, bizi NATO’da yer almaya zorladı. Müteakiben, Türkiye’de birçok yerde NATO üsleri, dinleme istasyonları kuruldu ve Türk askeri Kore’ye gönderildi.

1957’de AET’ye müracaatımız ve 1964 Ankara Anlaşması ile de yeni Avrupa, yani AB ile münasebetlerimiz yeniden başladı veya yeni bir döneme girdi. Avrupa Topluluğu henüz ekonomik bir topluluk iken (AET, ortak Pazar) Türkiye’nin müracaatına itiraz edilmemiş, daha sonra topluluk siyasi bir hüviyet kazanıp AB haline gelince, Türkiye’nin üyeliği pek de hoş karşılanmamıştır. Umarız ki tarihe atfettiğimiz bu nazar, şu anda AB ile görüşmelerde Türkiye’ye karşı ortaya konan tavrı daha iyi anlayabilmemize yardımcı olacaktır.

 

5.      TÜRKİYE – AB MÜNASEBETLERİNDE SON DURUM

Şu anda AB’nin Türkiye’ye karşı ileri sürdüğü şartlar, 1918’de Sevr’de dayatılandan farklı değildir. Türkiye II. Sevr’e zorlanmaktadır. Yani AB’ye üye olma uğruna, Türkiye “bölünecek” ve “inancını, manevi değerlerini, ahlakını”  terk edecektir.

Bizler, Saadet Partisi olarak bu konuya dikkat çekmeyi bir vazife olarak gördüğümüz için, 6 Ekim  2004 tarihinde yayınlanan “AB ilerleme Raporu”  “AB Tavsiyeler Raporu” ve “AB Meseleler Raporu”ndaki tehlikeli hususları bir broşür halinde kamuoyuna takdim ettik. “AB Türkiye İlerleme Raporu’nun gerçek yüzü ve gizli tuzaklar” isimli bu rapor, AB’nin II. Sevr’i nasıl dayatmak istediğini açıkça ortaya koymaktadır.

Hükümetin 17 Aralık Brüksel zirvesi öncesinde ortaya koyduğu tavır da, AB ülkelerini bu dayatmadan vazgeçirmeye yetmemiştir. Medya’nın şişirmesi ile, her ne kadar Sn. Tayyip Erdoğan Brüksel dönüşü “Avrupa Fatihi” gibi bir bayram havası ile karşılanmış ise de, sonradan durumun farklı olduğu anlaşılmış, hatta Hükümet AB’ye bir nota bile vermiştir.

6 Ekim’de, AB raporunun yayınlanmasından iki saat sonra. Recep Tayyip Erdoğan kameralar karşısına geçip, “bu raporu onaylıyoruz, istediklerimizi aldık” demişti. Halbuki daha rapor henüz okunmamış, Türkçe’ye bile tercüme edilmemişti.

Genel Başkanımız Sayın Recai Kutan bu hususa dikkat çekerek “Raporlar okunmadan, tercüme edilmeden sergilenen bu tavrın yanlış olduğunu” ifade etmişti. Daha sonra durumun vahameti anlaşılınca, Genel Başkanımız “Hükümetin AB ile görüşmeleri kendilerinin askıya almasının isabetli bir tutum olacağını” bir basın toplantısı ile kamuoyuna duyurmuştu. Üzülerek ifade etmeliyiz ki raporların tercümeleri Saadet Partisi olarak yayınladığımız broşürden çok sonra yapılmıştır.

17 Aralık zirvesinde de benzer bir durum yaşanmış, Başbakan Erdoğan’ın ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün olmazsa olmaz diye ortaya koydukları bütün kırmızı çizgiler çiğnenmiştir. 6 Ekim “AB ilerleme raporu”, “AB tavsiyeler raporu” ve “AB meseleler raporu”  neler içermektedir, bir göz atalım:

 

5.1.       UCU AÇIK MÜZAKERELER

Öncelikle, Türkiye ile yapılacak müzakerelerin “ucu açık” olacağı, yani “müzakereler neticesinde Türkiye’nin üyeliğinin garanti edilemeyeceği” vurgulanmaktadır. Tabiatı gereği müzakerelerin neticesi önceden kestirilemez. Fakat böyle bir ifade, bugüne kadar hiçbir aday ülke için kullanılmamıştır. Bu ifade hem Türkiye’yi istiskal etmektedir, hem de AB’nin niyetini ortaya koymaktadır.

Üyelik müzakerelerinin Ekim 2005’de başlaması ve on yıl devam etmesi ise tam bir çifte standart örneğidir. Komünist yönetimden yeni kurtulmuş, henüz serbest piyasa ekonomisine ve demokrasiye intibak edememiş veya etmekte zorlanan ülkeleri kabulde acele eden AB’nin, sıra Türkiye’ye gelince, süreyi uzun tutmasını da iyi niyetli olarak görmek mümkün değildir.

Türkiye eksiklerine rağmen gelenekleri ve kuralları olan bir devlet mekanizmasına sahiptir. Aksamalara rağmen, 60 yıllık bir demokrasi tecrübesi vardır. Serbest piyasa ekonomisini, yine bazı aksaklıklara rağmen yıllarca sürdürmüştür ve sürdürmektedir. Yani, aksinin iddia edilmesine rağmen, Türkiye Kopenhag Kriterlerine diğer doğu Avrupa ülkelerinden, daha çabuk adapte olabilecek bir yapıya ve tecrübeye sahiptir.

Ancak Türkiye halkının büyük çoğunluğu Müslüman olan bir ülkedir. Bazıları benimsemese de Osmanlı’nın varisidir. Kesinlikle Bizans çocuğu değildir. Bizans’ın kokuşmuş değerleri ile mücadele etmiş ve galip gelmiştir. Ahlaki ve kültürel değerleri Avrupa’dan farklıdır ve üstündür. Manevi değerleri güçlüdür. İşte AB bundan rahatsızdır.

Bundan sonraki üyelik müzakereleri ise sadece formaliteden ibaret olacaktır. Aslında buna müzakere demek de yanlıştır. Yüz bin sayfayı aşan AB müktesebatına Türkiye’nin nasıl adapte olacağı konuşulacak, bir müzakere yapılmayacaktır.

Sürenin uzun tutulmasının, ucunun açık olmasının temel sebebi ise, bu süre zarfında Türk halkının manevi değerlerinden kopartılması ve İslam inancının yozlaşması için yeterli zaman tanınmasıdır. Gerek 6 Ekim AB ilerleme raporundan sonra, gerekse 17 Aralık AB zirvesinden sonra bir konu daha da açık bir şekilde görülmüştür: “AB Türkiye’yi bünyesine almak istemiyor, fakat başka bir yere gitmesine ve AB’den kopmasına da rıza göstermiyor.” Ayrıcalıklı üyelik fikri bu sebepten  kaynaklanıyor.

Birçok AB üyesi ülkenin Hükümet ve Devlet Başkanı veya Siyasi lideri, Türkiye’nin üyeliğine karşı olduklarını, iktidara geldiklerinde bunu engelleyeceklerini açıklamışlardır. Sebep bellidir, Türkiye’nin kimliği, İslam inancı ve ahlaki değerleridir. AB Türkiye’nin kimlik değiştirmesini, inancını ve ahlakını yozlaştırmasını istiyor.

Aslında; Avrupa kendine benzemeyeni ya yok eder veya asimile eder. Mevcut şartlar altında ikinci şık yürürlüğe konulmak istenmektedir. AKP’nin ısrarlı ve teslimiyetçi tavrı, Avrupalıları yüreklendirmiştir. Asimilasyon için Türk milletinin manevi değerlerinin, dini inancının, ahlaki ve kültürel özelliklerinin yozlaştırılması gündemdedir. Maksat inancından ve manevi değerlerinden soyutlanan Türk milletinin, Avrupa’nın dejenere olmuş değerlerini benimsemesidir. Yani bizden, bizi biz yapan ne varsa terk etmemiz istenmektedir.

Dini müesseseleri dumura uğratılmış, cami mimberinden okunan hutbeler bile, sanki totaliter bir ülkede yaşıyormuşuz gibi, merkezde hazırlanan, vaazların merkezileştirildiği bir ortamda halk nasıl dini bilgi edinecek, nasıl bilinçlenecektir. Hutbelerin içeriğinin boşaltıldığı, sadece trafik, çevre v.b. maddi konular işlediği için, manevi boşluk giderek büyümektedir. Dini siyasete alet etmeyeceğini, bunun yanlış olduğunu beyan eden AKP iktidarı, dini müesseselerin, ibadetin, hutbelerin, vaazların bile içinin boşaltılmasına göz yummakta, dinin yozlaşmasına zemin hazırlamaktadır.

İşte tam da bu noktada bazı hususların altının çizilmesinde fayda görüyoruz:

*      Din turizmini teşvik edeceğiz diye kilise ve tapınak harabeleri restore edilirken, Selçuklu ve Osmanlı eserlerinin harap olmasına seyirci kalınmaktadır.

*      Apartman altlarında, hiç Hıristiyan yaşamayan yerlerde, binlerce kilise açılırken, cami inşası için yeni kısıtlamalar getirilmiştir.

*      İmar planlarındaki cami yerleri, ibadethane olarak değiştirilmiş, buralarda yarın halkın tepkisini çekebilecek inşaatlara ruhsat yolu açılmıştır. 

*      Kilise açmak herhangi bir izin gerektirmezken, cami inşaatı için müftülüklerden uygunluk belgesi istenmektedir.

*      Bütün camiler zorla devletleştirilmiş, fakat yeterli kadro verilmediği için birçok cami imamsız ve/veya müezzinsiz bırakılmıştır.

*      Camilerde ezan merkezileştirilmiş ve sesi kısılmıştır. Basit bir düzenleme gibi gözüken bu zorlama karar, asırlarca süren bir geleneği ve zenginliği yok etmiştir. Fakat zalimler istemese de, Mehmet Akif’in ifadesiyle: “Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli, Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli” mısraları şiar edinilecek, bir gün her şey yeniden aslına dönecektir.

*      Hıristiyan ve Yahudiler kendi çocuklarına 6 yaşından itibaren kilise ve havralarda dinlerini öğretme hakkına sahipken, Müslümanlar bu haktan mahrumdur.

*      Kur’an Kurslarını “kanuni güvence altına alıyoruz” zanneden cahil ve şaşkınlar, Kur’an öğrenimini engellemeye çalışanlarla birlikte, Kur’an Kurslarını kapatmışlardır.

*      Halkın parası ile inşa edilen binlerce Kur’an Kursu binası bugün atıl durmaktadır.

*      Çeşitli bahane ve iftiralarla İmam Hatip Okullarının orta kısmı kapatılmış, İHL’den mezun olan öğrencilerin, diğer meslek okulları ile birlikte üniversiteye girişleri engellenmiştir.

*      Kanunlar çiğnenerek, başörtülü öğrencilerin Anayasal eğitim hakları ellerinden alınmıştır.

*      Müslümanlara karşı bu acımasız tavır sergilenirken, Hıristiyan misyonerlerin önü alabildiğince açılmıştır.

*      Bugünlerde Kızılay’da dolaşanların ellerinde bir kartvizit verilerek, iş isteyenlerin müracaat etmeleri istenmekte, müracaat edenlere de, belli Hıristiyanlık toplantılarına katılma şartı ile, ayda 100 $ veya daha fazla maaş bağlanmaktadır.

 Binlerce vatandaşımızın Hıristiyanlığı kabul ettiği anlaşılmaktadır. Bir düşünelim, İslam’ı öğrenemeyen ve çocuklarına öğretemeyen bir aile, şimdi 6 yaşındaki çocuğunu kiliseye gönderip Hıristiyanlığı öğretebilecektir. Allah insaf versin.

İnsan Nasrettin Hoca’nın bir kıssasını hatırlamadan edemiyor. Kışın bir köye giden Hoca köpeklerin saldırısına uğrayınca, kendini korumak için yerden taş almak istemiş, hepsinin donmuş olduğunu görünce, ellerini açıp “Ya Rabbim, beni öyle bir köye gönderdin ki taşlar bağlanmış, köpekler serbest bırakılmış” demiş.

Türkiye’mizde de taşlar bağlanırken, köpekler serbest bırakılmaktadır. Gidişat iç açıcı değildir. İktidar ise bu konulardaki duyarlılığını bütünü ile yetirmiş durumdadır. İşte AB, bu şartlardan yararlanarak, Türkiye’nin inancını ve manevi değerlerini yozlaştırmayı planlamaktadır. Başbakan Erdoğan Roma anlaşmasını, Paya X. İnnocent’in gölgesinde imzalamayı önemsemeyebilir, ama AB bunu önemsemiştir.

Chirac’ın “Hepimiz Bizans’ın çocuklarıyız” ifadesine, kendisinden herhangi bir tepki gelmediğine göre bu ifade Başbakanı rahatsız etmemiş olabilir, fakat Türk milleti bundan rahatsız olmuştur. Başbakanın ısrarla “Avrupa Birliği Türkiye’yi içine almazsa, Hıristiyan Kulübü damgasını yer”, demesi, AB yetkililerini hiç de rahatsız etmemektedir.

Başbakan, arada sırada, “AB bizi diğer ülkelerle aynı şartlarda üyeliğe kabul etmezse, biz de kendimize yeni bir yol çizer, medeniyet projemizi gerçekleştirmek için yolumuza devam ederiz” dese de bu çıkışlar AB tarafından ciddiye alınmamaktadır. Medyanın bütün çabasına rağmen bunu Brüksel zirvesinde hep beraber gördük. Neticede  AB, eski söylemlerinde ısrardan vazgeçmedi.

5.2.       MALİ YARDIMLAR

Raporlarda, Türkiye’ye 2014 yılına kadar hiçbir mali yardımın yapılmayacağı, bütçelerde bu maksatla hiçbir hazırlığın olmadığı ifade edilmiştir. Halbuki AB bugüne kadar, bütün aday ülkelere, ekonomilerini AB’ne entegre edebilmek ve hazırlayabilmek için mutlaka yardımda bulunmuştur. Özellikle, tarım alanında Türkiye’nin AB’ye uyum sağlayabilmesi için milyarlarca Euro’ya ihtiyaç vardır.

Nüfusu ve arazisi Türkiye’den çok daha küçük olan İrlanda, AB’ye uyum sürecinde 28 milyar ($) yardım almıştır. Tarım sektöründe AB’nin dayattığı şartlar dikkate alındığında, bu yardımlar yapılmadığı takdirde, gümrük vergileri sıfırlandığı için, Türk ekonomisinin AB’ye uyum sağlaması mümkün değildir. Özellikle de AKP hükümetinin IMF’ye bütünü ile teslim olması bunu imkansızlaştırmıştır. Böylece AB’nin Türkiye’yi tam üyeliğe kabul etmemesi için kendine göre geçerli bir sebebi de doğmuş olacaktır.

Halbuki Türkiye, kendi öz kaynaklarını harekete geçirerek, ekonomik kalkınmayı engelleyen IMF’nin dayattığı politikalardan vazgeçip, rasyonel politikalar üreterek çok hızla kalkınabilir. Böyle bir potansiyelin var olduğunu, Türkiye, MSP’nin koalisyon ortağı olduğu “1974–78” yıllarında ve özellikle de  “1996–1997” Erbakan Hükümeti zamanında fiilen yaşayarak gördü. Toplumun her kesimindeki reel ücret artışları, tarımdaki gelişme, yatırımlardaki artışlar ve bunlar sağlanırken enflasyonun hızlı düşüşü ve reel faizlerin son yirmi otuz yılın en düşük seviyesine inmesi, ülkemizin özlemini çektiği gelişmelerdi. Ancak  AB böyle bir tabloyu tekrar görmek istememektedir.

 

5.3.       SERBEST DOLAŞIM HAKKI

Yine, raporlarda Türkiye’nin nüfusu ve işsizlik oranının yüksekliği dikkate alınarak, serbest dolaşım hakkının verilemeyeceği ifade edilmiştir. Bu tahdidin bir süreye bağlı olmadığı, belki de sürekli olacağı da vurgulanmaktadır.

Yani Türk halkı, üye olsak bile, AB ülkelerine yine vize ile gidecektir. Avrupa ülkelerinin önündeki vize kuyrukları devam edecek, yakınlarını ziyaret etmek isteyenlerin çileleri son bulmayacaktır. Halbuki Türk halkının büyük çoğunluğu AB üyeliğini sırf bu sebeple istemektedir. İş bulamayan, geçim sıkıntısı çeken milyonlarca insan, AB’ne üye olduğumuz takdirde, bütün kapıların kendilerine açılacağını, vizelerin kalkacağını zannetmektedir. AB ise, bu konuda dürüst davranmakta, serbest dolaşım hakkının Türk vatandaşlarına en az 20-30 yıl, belki de hiç verilemeyeceğini açıkça söylemektedir. 

Peki bu ne biçim üyelik ki, bütün üye ülkelerin vatandaşlarına tanınan ve birlikteliğin en önemli özelliklerinden olan bir hak Türk vatandaşlarına tanınmayacak, buna mukabil hükümet üyelik ısrarından vazgeçmeyecektir. AB Türkiye’ye ikinci sınıf ülke muamelesi yapmaktadır. Hiçbir ülke böyle aşağılanmaya razı olmaz, olmamalıdır. Özellikle şerefli bir tarihe sahip olan milletimiz böyle bir muameleye layık da değildir, razı da değildir elbette.

Ülkemizin ve milletimizin şeref ve onurunu kollayıp gözetmek iktidarların en önde gelen görevidir. AKP iktidarını, bugüne kadar sergilediği teslimiyetçi tavırdan vazgeçmeye, ülkemizin ve milletimizin şeref ve onurunu korumaya davet ediyoruz. Herkes bilir ki, ara sıra göstermelik çıkışlarla “AB’ye mahkum değiliz”, “Alternatifimiz var” diyerek, sonra da dayatmaları kabul ederek ülke onuru korunamaz.

5.4.       ERMENİ SOYKIRIM İDDİASI

AB Türkiye’den sözde “Ermeni Soykırımı” iddialarını kabul etmesini de istemektedir. Böyle bir iddianın kabulü, telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurur. Aslında Ermenilerin planlı ve programlı çalışmaları neticesinde, ABD ve Avrupa’da birçok olumsuz gelişme yaşanmış, bugüne kadar hükümetlerin konuya ilgisiz kalmaları sebebi ile Ermeni Soykırımı iddiası birçok ülke tarafından benimsenmiştir.

Ermeni ASALA tedhiş örgütü, sesini duyurmak maksadı ile, 1984 yılına kadar birçok diplomatımıza suikast düzenlemiş, neticede 46 Dışişleri Bakanlığı mensubumuz hayatını kaybetmiştir. Ayrıca elçiliklerimize ve THY bürolarına da birçok saldırılar yapılmıştır. Bütün bunlara ilave olarak, memleketimizi kötüleyen kitaplar ve makaleler yazılmış, filmler çevrilmiştir. “Gece Yarısı Ekspresi” filmi, bu kin ve nefretin ne boyutlara ulaştığının en açık işaretidir. Fransa ve Belçika parlamentoları “Ermeni Soykırım” iddiasını kabul etmişlerdir.

Konunun aslı nedir? sorusunu ele aldığımızda, tarihi vesikalar şunları göstermektedir: Osmanlı devletinin zayıflaması üzerine yıllardır Osmanlı’nın himayesinde yaşayan, canları, malları ve ibadethaneleri asırlar boyu güvence altında tutulan, Ermeniler Doğu Anadolu’da bir Ermeni Devleti kurma hevesine kapılmışlardır. O dönemde, Avrupa ülkeleri ve ABD, Osmanlı topraklarında terörist eylemlere girişen, Ermeni çetelerine açıkça destek vermişler, silah ve cephane yardımında bulunmuşlardır. Bu terör hadiseleri 1850’lerden itibaren artmış, Ermeni çetelerince birçok yerde katliamlar yapılmış, ülkede yol ve seyahat emniyeti bozulmuştur. Çetelere karşı yürütülen mücadele neticesinde, birçok çete mensubu yakalanıp hapse atılmış ise de, Avrupalı devletlerin araya girmeleri neticesinde, bu çete mensupları “yurt dışına gitmeleri kaydı ile” serbest bırakılmışlardır. 

1877 Osmanlı–Rus harbinde, Ruslarla beraber olup, Müslüman köylerini basan bu çeteler yüzbinlerce insanı kadın, çocuk, yaşlı demeden katliama tabi tutmuşlardır. Bugün bile hala toplu mezarlar ortaya çıkmaktadır. Ermeni bir Osmanlı vatandaşı olarak, çetelerinin vahşeti o kadar ileri gitmiş ki, Ruslar Ermeni çetelerini cephe gerisine çekmek zorunda kalmışlardır.

Bu vahşet ve katliamlar Birinci Cihan Harbinde doruk noktasına çıkmıştır. Osmanlı orduları cephede Ruslarla harp ederken, kendi vatandaşı olan Ermeniler, Ruslarla işbirliği yapıp, Osmanlı ordusunu arkadan vurmaya kalkmışlar ve vurmuşlardır. Bir ülkenin kendi vatandaşları tarafından böyle bir kalkışmada bulunmasının tek manası vardır, bu da “Vatana ihaneti”dir. Ermeniler vatana ihanet suçunu işlemişlerdir. Bunun üzerine Osmanlı Hükümeti Ermeni’lerin “tehcirine”, yani Osmanlı toprakları üzerinde orduya zarar veremeyecekleri bir bölgeye mecburi göç ettirilmelerine, karar vermiştir. Göç yeri olarak da Suriye seçilmiştir. 

Gerek harp esnasında, gerekse göç esnasında bir takım olumsuz hadiselerin yaşandığı bir vakıadır. Ancak bu eylemler karşılıklı olmuş, Ermeniler tarafından katledilen Müslümanların adedi çok daha yüksek olmuştur. Harp bittikten sonra Ermenilerin bir kısmı eski evlerine dönmeyerek, başka ülkelere göç etmişler, büyük bir kısmı da geri dönmüş ve mülklerine sahip çıkmışlardır.

1960’lara kadar Türkiye’nin hemen her yerinde, özellikle Orta ve Doğu Anadolu’da, binlerce, on binlerce Ermeni mahallesi mevcut idi. Bunlar bilahare, daha iyi yaşama şartlarına kavuşmak için kendi rızaları ile Avrupa’ya ve ABD’ye göç etmişlerdir.

 

Ermeni kayıpları o kadar çok abartılmaktadır ki, o günkü Ermeni nüfusundan daha  fazla rakamlardan bahsedilmektedir. Resmi rakamlar, Osmanlı topraklarındaki Ermeni nüfusunun 1,5 ile 1,8 milyon mertebesinde olduğunu göstermektedir. Abartılı rakamlar bile 2,2 milyonu geçmemektedir. Buna mukabil Ermeni kayıplarının 1,8 hatta 2,5 milyon olduğu iddiaları vardır. Şimdi bu gerçekler ortada iken, Türkiye’yi Ermeni soykırımı iddiasını kabule zorlamak, art niyetten başka bir ifade ile tarif edilemez.

AKP iktidarı bu konuda sessiz kalmakta, hatta Ermeni iddialarını  kabule götürecek adımlar atmaktadır. Başbakan Erdoğan Roma anlaşmasını imzalayacağını bildirmiştir. Roma anlaşmasının imzalanması, Türkiye’yi “Uluslararası Ceza Mahkemeleri”nin kararlarını kabule götürecektir.

Neticede de, Avrupa Parlamentolarında olduğu gibi, Ermenilerin bu mahkemeye müracaatları soykırım iddiasının kabulüne ve arkasından tazminat taleplerine yol açacaktır. Müteakiben de Ermenistan’ın toprak talebi gündeme gelebilecektir. Ermenistan, kuruluşundan beri Büyük Ermenistan hayalinden vazgeçmiş değildir. Görüldüğü gibi bu Sevr’in hortlatılmasıdır. AB, müzakere süreci içinde bu konu tekrar tekrar gündeme getirilecektir. Netice alınamaması halinde de Türkiye’nin AB üyeliği gerçekleşmeyecektir.

 

5.5.       GÜNEYDOĞU BÖLGESİ

Avrupa ülkeleri, ya var olan çekişmeleri körükleyerek, veya yeni meseleler ve ihtilaflar üreterek Türkiye’yi parçalayacak konuları gündeme getirmekte maharet kazanmıştır. Kürt kardeşlerimiz bu ülkenin asırlar boyu ana unsurlarından biri olma özelliğini taşımışlar, İstiklal Harbini Türklerle hep birlikte yapmışlardır. Ama bu bölgede karışıklık meydana getirmek isteyen Avrupalılar, ta 1890’lardan itibaren, Kürt Enstitüleri kurarak, ayrılık noktaları bulmaya, ayrılık tohumları ekmeye gayret göstermişlerdir.

Bu çaba Avrupalıların Kürtlere karşı duydukları sevgiden veya onların mağduriyetlerini giderme kaygısından kaynaklanmamaktadır. Onlar için bölgede istikrarsızlık sağlamak öncelikli bir meseledir. Nitekim, Irak-İran harbinde, Halepçe katliamında kullanılan kimyasal silahları Saddam’a ABD vermiş, katliama da ciddi bir tepki göstermemiştir.

Kuzey Irak’taki PKK kamplarını da onlar beslemişler, silah cephane ve gıda yardımında bulunmuşlardır. PKK örgütü, Avrupa’nın hemen her ülkesinde, AB ülkelerinin müsamahası ve koruması ile teşkilatlanmıştır. Bizler, Milli Görüşçüler olarak, Türkiye’nin Güneydoğu bölgesinin ihmal edildiğini, geçmişte bazı politikaların bölge halkını mağdur ettiğini daima dile getirmişizdir ve iktidara geldiğimizde de bu mağduriyetin giderilmesi için büyük hamleler başlatmışızdır. PKK’ya karşı yürütülen mücadelede yanlışlıkları tespit edip, bölge halkına zarar veren tutum ve davranışları seslendirmekten çekinmemişizdir.

Kürt kardeşlerimizin kimliklerini muhafaza edebilmeleri, lisanlarını kullanabilmeleri ve eğitimlerini geliştirebilmeleri için tavır almayı vazife saymışızdır. O kadar ki, bazı yanlışlıkların dile getirilmesi sebebi ile Genel Başkanımıza mahkumiyet bile verilmiştir. Çünkü biz, bu ülkede yaşayan insanlarımızın % 98’inin Müslüman olduğuna, aynı tarihi, inanç ve manevi değerleri taşıdığına, bizi biz yapan unsurların aynı olduğuna inanmışızdır. Bu ülke, Kürt’ü ile, Çerkez’i ve Gürcü’sü ile daha birçok unsuru ile bir bütündür. Biz Osmanlı’nın torunlarıyız. Ayrımcılığı değil, bizleri bir arada tutan değerlerimizi güçlendirmeyi şiar edinmişizdir. Tasada ve sevinçte aynı duyguları paylaşmış, birlikte ağlamış, birlikte gülmüşüzdür. Şimdi bu birlikteliği bozmak, sadece bizleri bir bütün olarak zayıflatacak, bölge ve Türkiye üzerinde emelleri olanlara yarayacaktır (ekmeğine yağ sürecektir).

Durup dururken Kürtlere ve Alevilere azınlık hakkının gündeme getirilmesini iyi niyetle bağdaştırmak mümkün değildir. Zaten, Kürtler de Aleviler de azınlık yakıştırmasına şiddetle karşı çıkmışlardır. Bu yaklaşım da Sevr’in hortlatılmasından başka bir manaya gelmez.

Avrupalılar aralarında iki cihan harbi çıkmış olmasına ve milyonlarca kayıp vermiş olmalarına rağmen, birleşme çabası içine girerken, ayrılıkları körükleyerek bölgede yeni oluşumlar peşinde olmaları bizler için ibret verici bir durumdur.

 

5.6.       DİCLE-FIRAT HAVZASI

Dicle–Fırat havzasının uluslararası bir yönetime devri”nin gündeme getirilmesi ise tam bir skandaldır. Yıllardır İsrail’in bölge için tehdit oluşturduğunu, esas hedefin Büyük İsrail olduğunu vurgulayıp durduk. Bu endişemizi yersiz bulanlar, gerçekliği olmayan bir komplo teorisi olarak göstermeye çalışanlar, AB meseleler raporunda konunun bu şekilde dile getirilmesini hiç de hayretle karşılamadılar, geçiştirmeye çalıştılar. Bizler, BOP’un aslında BİP olduğunu, hedefin “Arz-ı Mev’ud” yani  “Vaad edilmiş topraklar” olduğunu, dolayısıyla Irak’tan sonra, bir gün sıranın Türkiye’ye de geleceğini ısrarla vurguladık.

İngiltere’nin 1917 Balfor deklarasyonundan sonra Siyonizm’in İsrail misyonunu ABD üslenmiş ve 1948 yılında İsrail’in kurulmasında en önemli rolü oynamıştır. Şimdi AB yeniden devreye girerek, Türkiye’den de böyle bir talepte bulunarak, Siyonizm’in İsrail misyonunu kaybetmediğini vurgulama ihtiyacını duymaktadır. Adeta kendi iç kamuoyuna değil ama, dünyada “belli mihraklara” mesaj gönderiyor. İsrail’in ve komşu ülkelerinin su ihtiyacı ile AB’nin ne alakası var? Bu konu, Türkiye’nin AB’ye üyeliğini nasıl etkileyebilir? Akıl almaz bir durum. 

Raporda, içinde bulunduğumuz asırda, suyun giderek en az petrol kadar değerli bir meta durumuna gelmekte olduğu, Türkiye’nin bölgenin en zengin su kaynaklarına sahip olduğu, ileriki yıllarda bu zengin su kaynaklarının bölüşümünde, İsrail ve komşularının eşitlik içinde yararlanabilmesi için, Fırat ve Dicle havzaları ile GAP bölgesinin idaresinin uluslararası bir kurula devrinin gündeme getirileceği ifade ediliyor. Bu konu, AB ilerleme, tavsiyeler ve meseleler raporlarında dile getirilen en çarpıcı taleptir.

Türkiye’nin AB ne üyeliği görüşmelerinde, görünüşe hiç ilgisi olmadığı halde, böyle bir konunun gündeme getirilmiş olması, nasıl bir komplo ile karşı karşıya olduğumuzu anlamamız yönünden büyük ehemmiyet taşımaktadır. Böyle bir çarpıcılıkla kıyaslanması bakımından, bizler Sayın Başbakan Erdoğan’a New-York’ta Yahudi Cemaatleri tarafından verilen “Cesaret Ödülü”nün de hangi gerekçelerle verildiğini tam olarak anlayabilmiş değiliz. Sayın Tayyip Erdoğan hangi cesareti gösterdi ki Yahudi Cemaati kendisini böyle bir ödüle layık gördü? Özellikle bu ödülün bugüne kadar sadece altı kişiye verildiği dikkate alındığında!

Raporda gündeme getirilen Dicle–Fırat havzası ve GAP bölgesi ile, cesaret ödülü arasında bağ kurmak mümkün mü bilemeyiz. Birbiri ile alakası olmayan konular hiç yoktan gündeme getirilince insan ister istemez ilgisiz gözüken konular arasında da ilgi kurmaya çalışıyor. İktidarın, AB’nin gündeme getirdiği bu yersiz  ve alakasız konu sebebi ile AB üyelik görüşmelerini askıya alması gerekirdi. Ama maalesef konunun üzerinde bile durmadı. Hayret!

5.7.       KIBRIS

Kıbrıs 50 yıla yakın bir süredir Türkiye gündemini işgal etmiştir ve hala da etmektedir. 1856 Kırım harbinde, İngilizlere geçici olarak kiralanan ada 1960’a kadar İngiliz hakimiyetinde kalmıştır. 1950’lerde EOKA tedhiş örgütü adanın Yunanistan’a bağlanması (ENOSİS) için çaba sarf etmiş, fakat zamanın Türk Hükümeti buna izin vermemiştir.

1960 Londra ve Zürih anlaşmaları ile Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmuş, yönetiminde Türkler ve Rumların nasıl temsil edileceği kararlaştırılmıştır. Bilahare, Başpiskopos Makarios Türklerin temsil yetkisini gasp ederek, Türklere karşı bir katliam başlatmış.

1964 ve 1967 de bu katliamlar şiddetlenince, Türk Hükümetleri adaya müdahale kararı almışlarsa da, ABD’nin araya girmesi ile müdahaleden vazgeçilmiş idi.

1974’te Sampson’un ihtilal yapması sonucu, Makarios devrilmiş ve Türk köylerine saldırılar şiddetlenmişti. Milli Görüş’ün koalisyon ortağı olduğu bu dönemde, ABD’nin ikazları dikkate alınmayarak, katliamları önlemek maksadı ile Londra ve Zürih anlaşmalarına dayanılarak, Türk birlikleri adaya çıkmış ve katliamlar önlenmişti. Böylece adada fiilen iki yönetim oluşmuş ve yapılan mübadele anlaşmaları ile Türkler ve Rumlar belli bölgelere geçmişlerdir. Bu müdahalenin uluslararası hukuk çerçevesinde yapılmış ve adaya huzur getirmiş olmasına rağmen, ABD ve Avrupa ülkeleri tarafından benimsenmemişti.

Halbuki, 1963 tarihinden beri adayı tek başına idare etmek isteyen Rum yönetimi, Avrupa Konseyince meşru görülmediği için, Avrupa Konseyi üyelikleri askıya alınmıştı. Konu bir müddet daha askıda kalmış. 1980 müdahalesini fırsat bilen Yunanistan’ın çabaları ile Rum yönetimi yeniden Avrupa Konseyi Parlamenterler Asamblesine dönmüştür. Bunun üzerine 1982 yılında (KKTC) Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti kurulmuştur. İşin üzüntü verici tarafı, KKTC Türkiye tarafından tanınmış, fakat dış baskılarla ve Türk Hükümetlerinin de ricası ile, KKTC’nin Müslüman ülkeler tarafından tanınması engellenmiştir. Şu garabete bakın ki, KKTC’yi siz kurduracaksınız, tanınmasını da yine siz önleyeceksiniz

Yine, yapılan anlaşmalar gereği adanın herhangi bir birliğe ve kuruluşa üye olması, ancak garantör ülkelerin de müştereken üye olmaları veya rızaları ile mümkündür. AB’nin kendi iç hukukuna göre de, sınır ihtilafı olan ülkelerin, bu sorun çözülmeden, AB’ye üye olmaları mümkün değildir.

Yukarıda kısaca özetlenen tarihi süreç, uluslararası anlaşmalar ve AB prensipleri ortada iken suçlu olanlar kimlerdir? Çözümsüzlüğü sürdüren, buna sebep olanlar kimlerdir? Elbette ne KKTC, ne de Türkiye’dir. Çözümsüzlük iddiasını ortaya atanlar Rumlar, Yunanistan ve AB ülkeleridir. Türkiye, Kıbrıs konusunda hiçbir uluslararası kuralı ve uluslararası hukuku çiğnememiştir. Türkiye katliamları önlemiş, Kıbrıs’ta can ve mal güvenliğini temin etmiş, bunun bozulmaması için de adada yeterli ve gerekli bir askeri birlik konuşlandırmıştır.

AKP hükümeti, işbaşına geldiği günden beri Kıbrıs konusunda yanlış bir politika izlemektedir. İktidar, kazanımlarımızı göz ardı etmekte, Rumları ve Yunanlıları haksız taleplerinde yüreklendirecek beyanlarda bulunmaktadır. Annan Planı da aslında orta vadede, adanın Rumlara teslimine yol açacak bir projedir. Rumların bu planı reddetmesi adaya hemen hakim olma arzularından kaynaklanmaktadır.

Güney Kıbrıs’ın AB üyeliğinin, uluslararası anlaşmalar ve AB iç hukuku çiğnenerek kesinleşmesi, Rum yönetiminin elini güçlendirmiştir. AKP iktidarı adanın stratejik önemini kavrayamadığı için AB’nin bu yanlış kararını engelleyici bir çaba da göstermemiştir. Annan Planının kabul edilmesi için çaba sarf etmeleri de acemiliklerinin ve milli meselelerdeki duyarsızlıklarının bir neticesidir. Adada bugün huzur vardır. Kavga yoktur. Çözümsüzlük iddiasında bulunan, geçmişte katliamlara girişen, Londra ve Zürih anlaşmalarını çiğneyen, Rumlardır. Şimdi onlara bir destek de AKP iktidarından gelmektedir.

AB ise, hukuku üstün tutma ve adil olma yerine, hem kendi hukukunu çiğnemiş, hem de bir çifte standart örneği göstermiştir. AB ön yargılıdır. Hata yapmıştır. Türkiye’yi bir an önce Kıbrıs’tan vazgeçmeye zorlayarak bu hatasını örtbas etmek istemektedir. Ekim 2005’de AB, üyelik görüşmeleri başlamadan, bu konuda Türk hükümetinin bir adım atmasını ve Güney Kıbrıs Rum yönetimini tanımasını istemektedir. Bu KKTC’nin tarihe karışması ve kısa zamanda Türk askerinin adadan çekilmesi manasına gelmektedir.

Maalesef AKP iktidarı şahsiyetli bir dış politika izlememektedir. Ne prensipleri, ne kırmızı çizgileri, ne de AB dışında herhangi bir vizyonları vardır.17 Aralık AB Brüksel zirvesinde, yabancı Devlet ve Hükümet başkanlarının açıklamaları, iktidarın bu şaşkınlığının ve vizyonsuzluğun ne ölçülerde olduğunu gözler önüne sermiştir. İktidar doğruları söylememekte gerçekleri ve niyetini halktan gizlemektedir. Bu konuda İtalya Başbakanı Berlusconi’nin sözü yeterlidir zannederiz. Berlusconi diyor ki “Sn. Erdoğan Kıbrıs meselesini çözeceği konusunda bana söz verdi”

Kıbrıs’ın stratejik önemi artık kalmamıştır diyenler için bir hatırlatma: “Bu doğru ise adaya 3500 km uzaklıktaki İngiltere, iki üssünü korumakta neden ısrarlıdır? Güney kıyılarımıza sadece 70 km mesafede bulunan ada, Yunanistan’a 1500 km mesafede olmasına ve geçmişte hiçbir zaman Yunanistan’a bağlı olmamasına rağmen, Yunanistan adayı sahiplenmekte neden ısrarlıdır?” ABD’nin adada üs kurma projesini de gözden ırak tutmamak gerekmektedir. Bu konuda daha birçok iddia mevcuttur ve hepsinin ciddiyetle üzerinde durulması gerekir.

 

5.8.       FENER-RUM PATRİKHANESİ VE EKÜMENİKLİK

Fener – Rum Patrikhanesini Ekümeniklik statüsünün tanınması ve Heybeliada Ruhban Okulunun açılması normal şartlar altında, pek de önemli olmayabilecek bir konu, bugün için büyük önem taşıyor. Bu bir bakıma İstanbul’un konumu ile de yakından ilişkilidir.

Son zamanlarda Bizans’ın yeniden canlandırılması gündeme getirilmeye başlandı. Kimilerine göre İstanbul Türklere bırakılamayacak kadar güzel ve tarihi bir şehir. Yunan devlet adamları, yeni göreve geldiklerinde ve belli günlerde Patrikhaneyi ziyaret edip, Patrik tarafından takdis edilmeye önem veriyorlar. Bu ziyaretler Türk basınında ya hiç yer almıyor, veya küçük başlıklarla geçiştiriliyor. Son zamanlarda Patrikhane çevresindeki birçok bina Rumlar tarafından satın alınıyor. Ne kadar reddedilirse edilsin, esas hedef Vatikan tipi bir yapı olarak gözüküyor. Türkiye’nin buna rıza göstermesi mümkün değildir.

Ruhban okuluna gelince, bu okulun talebelerinin tamamına yakını dışarıdan gelecektir. Bu şartlar altında okulun açılması için ısrarın altında başka bir maksat aramak gerekir.

 

5.9.       HIRİSYAN AZINLIKLAR

Bütün bunlara ilaveten, Türkiye’de son yıllarda hızlanan misyonerlik faaliyetleri ve apartmanlarda açılan binlerce kilise dikkate alındığında çok tehlikeli gelişmelerin olduğunu görmemek mümkün değil.

AB Hıristiyan azınlıkların haklarına sahip çıkarken ve yeni azınlıklar ihdas etmeye çalışırken, Müslüman çoğunluğun mağduriyetini hiç dikkate almıyor. O kadar ki AİHM başörtüsünden dolayı mağdur olan, Anayasal eğitim haklarını kullanamayan, üniversite giriş imtihanlarında adaletsizce puanları kırılan öğrencilerle hiç ilgilenmiyor.

AKP iktidarı da, gömlek çıkardığı için, bu mağduriyetlerle uğraşmayınca, inancını yaşamak isteyen ve çoğunluğu oluşturan Müslüman kesim, tam bir çifte standart uygulaması ile karşı karşıya kalıyor ve hakları gasp ediliyor.

Daha çoğunluğun hakları korunamaz iken, Müslüman çocukların kendi dinlerini öğrenmeleri, Kur’an Kurslarına gitmeleri engellenirken, Patrikhanenin Ekümeniklik statüsü talebi ve Ruhban Okulunun açılması için zorlamalar, Türk halkını rahatsız ediyor.

AB’den gelen bu talepler karşısında yapılması gereken ilk şey, İstanbul’da fethin sembolü olan Ayasofya’nın bir cami olarak yeniden ibadete açılmasıdır. Bu bir semboldür ve İstanbul’da Vatikan milasi bir oluşuma izin verilmeyeceğinin bir işareti olacaktır.

Ne yazık ki Sayın Recep Tayyip Erdoğan, toleransının bir nişanesi olarak, dinler bahçesi açmaya daha büyük önem veriyor. Fakat açılış merasiminde Diyanet İşleri Reisinin, protokol usulü de çiğnenerek gerilere itilmesi dikkatten kaçmıyor. Gerçi, herkes ittifak ediyor ki, dinler bahçesindeki Havra havraya, kilise kiliseye benziyor ama cami camiye benzemiyor. Görülüyor ki insan bu konularda duyarlılığını bir defa yitirmeye görsün, tekrar kazanması çok zor, hatta bazen imkansız oluyor.

 

5.10. EGE KITA SAHANLIĞI

Ege  kıta  sahanlığı  ve  FIR  hattının,  Türk    Yunan görüşmeleri  ile çözümlenmemesi durumunda uluslararası Adalet Divanına götürülmesi. Böyle bir durum,  Türkiye’nin Ege’yi Yunanistan’a terk etmesi manasına gelir. Zira, uluslararası mahkemeler hukuktan çok siyasi kuruluşlardır ve bu durum kararlarına da yansımaktadır. Hali hazırda, Yunanistan, tek taraflı olarak Ege kıyılarında ve adalarda kıta sahanlığını 12 mile çıkardığını ilan etmiş, fakat Türkiye bunu kabul etmemiştir. Zira, Yunanistan’ın kıta sahanlığını 12 mile çıkarması halinde Ege denizi bir Yunan denizi haline gelecek, İstanbul’dan kalkan bir gemi İzmir ve Antalya’ya ancak Yunanistan’dan izin alarak gidebilecektir. Bunun  kabulü mümkün değildir. AKP iktidarı bu konuda da tepkisizdir. 

 

5.11. ARSA VE ARAZİ SATIŞLARI

AB, yabancılara yapılan arsa satışlarının engellenmesini de istememektedir. Türkiye, toprakları üzerinde hak iddia eden bazı komşulara sahiptir. Topraklarımızın kontrolsüz olarak yabancılara satışı yarın problemler çıkarabilir. Başbakanın, bunu bir gelir vesilesi olarak görmesi ve bundan endişe duymaması, tam tersine döviz getirdiği için sevinç göstermesi yine ayrı bir duyarsızlıktır.

AB ne üye olan  birçok ülke, benzer endişeler sebebi ile, toprak satışlarına belli bir süre izin vermeyeceklerini bildirmişlerdir. Bu tavır da makul karşılanmıştır. AKP iktidarı ise duyarsız ve tepkisizdir. Konunun abartıldığını zannedenler için, Yahudilerin 20. Asrın ilk yarısında Filistin’de aşırı toprak alımlarının hangi sonuçları doğurduğunu hatırlatmak yeterli olur kanaatindeyiz.

5.12. TÜRK ORDUSU

AB ülkeleri, savunma için fazla para ayırmak istememektedirler. Ayrıca, genç nüfusun giderek azalması da, düzenli ordular için asker bulmayı güçleştirmektedir. Türkiye artan nüfusu ve bu nüfus içinde  gençlerin çoğunlukta olması sebebi ile, bu sahada geniş imkanlara sahiptir. Bir milyona yakın asker mevcudu ve modern teçhizatı ile Türkiye, Ortadoğu’nun en güçlü ordusuna sahiptir.

AB üye ülkeleri, kendi ordularına paralel, bir AB ordusu kurma peşindedir. İlk aşamada 60.000’ni sevkıyata hazır 200.000 kişilik bir ordu planlamıştır. Ancak, Avrupa’nın güvenliği için bu yetersizdir. Türkiye, AB’nin güvenliğini sağlayacak bir orduya sahiptir. İşte AB, bu imkandan yararlanmak istemektedir. Türkiye’nin AB için en cazip tarafı budur.

Soros’un bundan birkaç yıl önce küstah bir tarzda, “Tek ihraç ürününüz askerinizdir” demesini esefle hatırlamak durumundayız. Kısacası AB, ordumuzu, Lejyoner olarak görmektedir. Bu tavır da bizi rahatsız etmektedir.

AB Türkiye’ye Serbest dolaşım hakkını vermezken, mali yardımları yapmazken, bizler ücret karşılığında ordumuzun kullanılmasına razı olamayız. Özellikle de başkalarının komutası veya gözetimi altında.

 

6.      ÇARE  -  ÇÖZÜM

Fakat bizim hakikaten alternatifimiz var. Biz ayrı dünyaların insanlarıyız. Başlangıçta da belirttiğimiz gibi tarihi geçmişimiz, inancımız ve ahlaki yapımız Avrupa ile birbirine uymuyor. AB’nin veya ABD’nin bugünkü zihniyeti ile dünyaya barışın ve huzurun gelmesi mümkün değildir. Zira batı, gücü yeterse, haklı olup olmadığına bakmaksınız istediğini almayı Hak sebebi sayıyor. Çifte standarttan vazgeçmemektedir. Paylaşma yerine, tahakküm yoluyla sömürmeyi tercih etmektedir. Kendisini, hep üstün görmekte, kibirden vazgeçmemekte ve neticede baskı ve tahakküme başvurmaktadır.

Bizler, Saadet Partisi olarak, Milli Görüşçüler olarak, üç temel prensibi benimsemiş bir topluluğuz:

*      Hakkı üstün tutarız. Bizim için haklı olan zayıf ta olsa üstündür. Mazlumların hakkını zalimlerden alana kadar mücadele etmek bizim şiarımızdır.

 

*      Biz maneviyatçıyız. Her şeyin bu dünyadan ibaret olmadığını biliriz. Bu dünya hayatının bir imtihan vesilesi olduğuna, burada yapılanların hesabının bizlerden mutlaka bir gün sorulacağına inanırız. Onun için materyalist değiliz. Bundan dolayı siyaseti de bir menfaat kavgası olarak görmeyiz. Bize göre siyaset hizmet yarışıdır.

 

*      Biz nefse esareti değil, nefse hakimiyeti, yani nefis terbiyesini esas alırız. Bunun için şahsi menfaatler, vaatler bizi yolumuzdan alıkoyamaz, caydıramaz. Para, makam, şehevi duyguların tatmini hiçbir zaman hedefimiz olmamıştır. Bundan sonra da olmayacaktır.

 

İşte bu üç temel esastan dolayı bizi yolumuzdan çevirecek hiçbir beşeri güç yoktur.

Hedefimiz;

*      YAŞANABİLİR BİR TÜRKİYE,

*      YENİDEN BÜYÜK TÜRKİYE,

*      YENİ BİR DÜNYA KURMAKTIR.

Yaşanabilir Bir Türkiye’den maksat: Milli ve manevi değerlerine bağlı, tarihi misyonunu kaybetmemiş bir Türkiye’dir. Bizler:

*      Barış ve kardeşliği,

*      Hukukun üstünlüğünü,

*      İnsan haklarına saygıyı ve demokrasiyi,

*      Kalkınmayı, refah seviyesinin yükseltilmesini ve milli gelirin adil bölüşümünü,

*      İzzet ve saygınlığı, esas alan,

Bunların gerçekleşmesi için çaba sarf eden bir topluluğuz. Barış ve kardeşliğin esas alındığı, insanların birbirlerine sevgi ve saygı ile yaklaştığı bir ülke. Hukukun üstün tutulduğu, adaletin tecellisinden emin olunan, çifte standardın olmadığı bir ülke istiyoruz. İnsan haklarına saygı gösterilen, demokratik kuralların işlediği, yani halka tepeden bakılmayan, halka değer verilen, devlet–millet kaynaşmasının sağlandığı bir ülke. İnsanların inançlarından dolayı horlanmadığı inancını hiçbir  engel olmadan öğrenen ve çocuklarına öğretebilen, inancının her türlü gereğini yerine getirebilen bir ülke hedefimiz

Topyekün kalkınmış, ilim ve teknolojide zirveye tırmanmış, bölgeler arası dengesizliğin olmadığı, milli gelirin adil bir şekilde paylaşıldığı bir ülke. Borç batağından kurtulmuş, bütçesinin büyük bir kısmını faize ayrılmayan, enflasyon bahane edilerek, ekonomisi bütünü ile dışa bağımlı olmayan bir ülke;

Bir kulübe üye olma sevdası ile bütün kırmızı çizgileri çiğnenmiş, istiskal edilmiş, manevi değerlerinden soyutlanmaya razı olmuş bir ülke değil, yöneticilerinin şahsiyetli bir politika yürüttükleri, hem ülkenin, hem de fertlerin izzet ve saygınlığını korudukları bir ülke; İşte böyle bir Türkiye, Yaşanabilir Bir Türkiye’dir ve Yaşanabilir Bir Türkiye de Yeniden Büyük Türkiye’yi doğuracaktır.

Bizans’ın değil, Osmanlı’nın torunları olan bizler, böylece Hakka dayalı Yeni Bir Dünyanın oluşması için çalışmayı hedef olarak seçtik. Ahlaki değerleri çürümüş, menfaati için on binlerce insanı katletmekten çekinmeyen, sömürüyü benimsemiş zihniyetlerin yönettiği ülkeler, dünyaya barış ve huzur getiremezler. İşte “Yeni Bir Dünya” sloganıyla kurulan D-8, dünyaya barışı ve huzuru getirecek prensiplerle yola çıkmıştır.

54. Hükümetin Başbakanı Sayın Prof. Dr. Necmettin ERBAKAN’ın gayretleri ile kurulan D-8, nüfusu bugün bir milyara yaklaşan 8 ülkeden meydana gelmektedir. Endonezya, Malezya, Bangladeş, Pakistan, İran, Türkiye, Mısır ve Nijerya.D-8 “Developing Eight” yani “Kalkınan Sekiz” kuruluşunda şu prensipleri benimsemiştir.

*      Savaş değil barış,

*      Çatışma değil diyalog,

*      Çifte standart değil, adalet,

*      Sömürü değil, adil paylaşım,

*      Tekebbür değil, eşitlik,

*      Baskı ve zulüm değil, insan hakları ve demokrasi.

Evrensel olan bu prensipler benimsenmeden dünyaya huzur ve barışın gelmesi, istikrarın kalıcı olarak sağlanması mümkün değildir. Dünya bugün yanlış bir istikamete doğru sürüklenmektedir. Türkiye de bu hengame arasında parçalanmaya, ekonomik esarete, manevi değerlerin yozlaşmasına ve neticede tarihi, kültürel ve manevi bağları olan ülkelerden koparılarak yalnızlığa itilmektedir. Bu gidişe bizler dur demek mecburiyetindeyiz. Hepimizin üzerine büyük mesuliyetler düşüyor. Önce bizler, fert fert, gerçekleri görmek, sonra da başkalarına göstermek mecburiyetindeyiz.

*      Toz pembe tablolar bizi aldatmasın.

*      Tehlike yaklaşıyor ve büyüktür.

*      Uyanmaya ve herkesi uyandırmaya mecburuz.

Son haftalarda yapılan “Zulme ve zalimlere lanet”  mitinglerine milletimizin gösterdiği teveccüh bizleri ümitlendirmiştir. Şimdi bu çalışmaları el birliği ile hızlandırmaya gayret göstermeliyiz.

Gayret bizden, Tevfik Allah’tandır.

 

HAZIRLAYAN : TEMEL KARAMOLLAOĞLU

 


Yorumlar

İsim *
Email (Doğrulama & Cevaplar)
URL
Kod   
ChronoComments by Joomla Professional Solutions
Yorumu Gönder
 
Şuan Bu Sayfadasınız:

Sessizlik

Confessions of a Shopaholic Hayatın bir seher yeli kadar kısa olduğu anlarda gökyüzündeki kuşların çığlıkları bir başka gelir insanın kulağına. Ve sessizlik çöktüğünde gökyüzünün perçemine bir başka olur insan.

Haberler

Confessions of a Shopaholic AKP 'li Devlet Bakanı Egemen Bağış "Heybeliada Ruhban Okulunun, Türk vatandaşlarının ihtiyaçları olan hizmetleri sunabilmek için açılması gerektiğine inanıyorum." dedi.

Bilgi

Sample Images
II. Dünya savaşından sonra bir ilk gerçekleşerek kadın iş gücü bu tarihe kadar görülmemiş bir şekilde günlük hayata girdi. Savaşlar nedeniyle çok büyük kayıplar veren erkek iş gücüne destek olarak kadın iş gücü hayat bulmuş oldu.

Gündem

2006 yılında hükümet FİSKOBİRLİK ile kavgaya girdi. Ardından FİSKOBİRLİK yok olunca, şimdi de yerine kurulan TMO destekleme alımı yapmayınca üretici fındık kartellerinin pençesine insafsızca teslim edilmiş oldu

En Fazla Okunanlar

Altsayfa

Confessions of a Shopaholic

Her sayfanın altında bir sır gizlidir. İster sayfanın altını karıştırısın, ister sayfayı kapatır çıkarsın.