Altsayfa

Dosyalar

ÇİNGENELER BİR AVRUPA YAZGISI:    Çingeneler Avrupa'nın güzel ırklarından biridir. Gerçek Çingene görmemiş kişiler, onların fiziksel görünümlerine ilişkin bir düşünceye sahip olmak için eski yazarların verdiği imgelere bakmamalıdır.
 

RUMELİ’YE GEÇİŞ : Salla Rumeli'ye geçilip buraların fethedildiği düşüncesi, tamamen gerçek dışıdır. Karasi gazilerinin Osmanlı’dan önce Rumeli'ye sallarla geçip, yağmada bulunmalarıyla ilgili olaylar, Osmanlı'ya atfedilmiştir.

Edebiyatname

Confessions of a ShopaholicSanmanki talebi devlet ü câh etmeye geldik.  Biz aleme bir yâr için âh etmeye geldik
e-Posta Yazdır PDF
Jeopolitik bir eleman olarak "din"  /Ataman AKSÖYEK

Noel dolayısıyla birkaç gün için gittiğim Paris'te kitapçıları dolaşırken, İsa ile ilgili onlarca  (belki yüzden fazla) yeni kitabın piyasa çıktığını gördüm. Olağan üstü bir pazar. Büyük bir  olasılıkla, Dünya'da hiçbir başlıkla ilgili bu kadar kitap, makale yazılmamıştır. Bu kadar kitap  çıktığına göre, yayınevleri bunları satacaklarına güveniyorlar olsa gerek. Hem de, dünyadan  geçtiğine ilişkin hiçbir maddi delil olmayan birisi için. Günümüzde, İsa'nın varlığına delil teşkil  edecek, tarihi, arkeolojik hiçbir iz yoktur.

Din'in,  "bu  dünyada  niye  varım",  "var  olmamın  dışında  başka  bir  gerçek  var  mı"  ve  "ölümden sonra ne olacak" sorularına cevap aramakta olduğu kabul edilir. İnanç ve din,  kişinin  sosyal  ve  politik  hayatının  üstünde,  somut  hayatının  altında  yer  almaktadır.  Ama  dinler sadece insanlar ve Tanrı arasındaki ilişkileri değil insanların kendi aralarındaki ilişkileri  ve  bu  insanların  yaşadıkları  toplumları  da  düzenlemekte,  devletlerarasındaki  ilişkileri  etkilemektedir.1

Değişimler,  toplumun  yapısı  söz  konusu  olduğunda,  jeopolitik  bir  çelişki  konusu  haline  gelebilir. Dinlerin rekabeti gerçeği düşünülürse, bu yarışmanın getirdiği politik - dini çelişki  sorun  olarak  ortaya  çıkmaktadır.  Örneğini;  Hindistan'da  görüyoruz.  Dini  özgürlük,  Hindu  dininin sosyal ve pratik uygulamalarında çelişkiler yaratmaktadır. Hint devleti, 1947 yılında  "Kast" sistemini kaldırdı. Kast sistemi etrafında yapılanmış olan Hindu Dini değişimlere karşı  direnmektedir.

Din'in, zaman zaman yeni sınırların çizilmesini, din temelli devletlerin kurulmasını getirdiğini  de biliyoruz. Örneğin; Müslüman Pakistan, Hindu Hindistan veya Musevi İsrail gibi. Din, dün  Balkanlarda   sınırları   çiziyordu,   bu   günde   balkanlarda   bölünmeleri,   yeni   devletleri  şekillendiriyor.

Standart  jeopolitik  analizler  ne  olursa  olsun,  Lübnan'da  iç  savaş  "din  savaşları"  olarak  sürdürülüyor. Arkasındaki amaç ne denirse densin, Suudiler, etkinliklerini Vahhabi inanışını  yayarak genişletiyorlar. ABD, Afganistan'daki Pandora'nın kutusunu dine karşı olmak adına açtı. Daha evvel, Sovyetler birliğini, dine dayalı, bir "Yeşil Kuşak"la çevirmeye çalıştı. Belli güçler,  Siyah  Afrika'daki  hegemonyalarını  Vahhabilik  inanışını  kullanarak  yerleştirmeye çalıştılar  /  çalışıyorlar.  Kuzey  Afrika'da  dengeler  din  kullanılarak  bozuluyor.  Din,  ABD seçimlerinde  sonuçları  etkileyen  bir  eleman  olarak  ortaya  çıkıyor.  Örnekleri  çok  daha arttırmak mümkün. 2 Günümüzde din, jeopolitik alanında çok görülen, kullanılan bir unsur haline geldi.

İsrail,  Eylül  2000  yılında,  II.  İntifada  ayaklanmasında,  Filistin'i  işgal  ettiği  zaman  Arafat'ı, İsa'nın  doğum  yeri  olarak  kabul  edildiği  için,  Hıristiyanlarca  mukaddes  olan,  Nazaret'teki "Basilique de la naivité" de çembere almış olmalarına rağmen, kutsal bölgenin sınırlarını aşıp kutsal bölgeye giremedi.
 
Jeopolitik bir alet haline gelen din, hem brüt hem bir masif, entrikaya ve şantaja çok müsait politik  bir  unsur  olabiliyor;  insanların  umutlarına,  korkularına  bilinçaltlarına  hitap  ediyor. İnsanlarla politik, maddi çıkarları gerekçeler göstererek tartışabilirsiniz ama dindar bir insanla dünya işlerini, rasyonel konuları tartışamazsınız. Bunu kendi deneyimlerimden de bilirim.

Sömürgecilik,  en  azgın  döneminde,  dini  gerekçe  olarak  kullanarak,  yayılmasını  geliştirdi. Sömürgecilikten kurtulmaya çalışan, 3. dünya ülkeleri de yine dini kullandı.

Max Weber, kapitalizm'in gelişmesinde, Protestan Kalvenizm'in önemli rolüne işaret eder.  Pek çok kaynak, Japonya kapitalizminin gelişmesinde dinin rolünün altını çizerler.3

Din,  bir  devlet  veya  Avrupa  Birliği  gibi  belli  sınırlarla  belirlenmemiştir.  Uluslararası  bir dernekler zinciri gibi veya ulusal, kültürel bağlarla da bağlı değildir. Ama, jeopolitik olarak bütün bu unsurların üstünde olup onları etkiler. Din, kişinin sosyal, politik ve somut hayatının da üstünde yer alır.

Günümüzde  din,  örneği,  Lübnan'da,  İran'da  olduğu  gibi,1970'lerin  işçi  sınıfı  hareketinin "devrimci" niteliğini ve etkinliğini kazanmıştır. Mısır'da "Müslüman Kardeşler" (İhvan ül- Müslimin)  ve  Filistin'de  "Hamas",  Lübnan'da  "Hizbullah"  hareketlerinde  görüldüğü  gibi sosyal  reformları  da  savunan  devrimci  bir  hareket  olarak  dünyaya  yayılma  eğilimini göstermektedir.  Din,  son  otuz  -  otuz  beş  yıldan  bu  yana  büyük  devletlerle  sürdürdüğü ilişkilerle daha da önemli bir jeopolitik eleman haline gelmiştir.

Jeopolitik ile din arasındaki ilişkiler doğrudan olmayabilir. Din uluslararası politikalar alanında yalnız  başına  görülmeyebilir.  Karmaşık  halde, sosyal  hayat,  bir  kültür  elemanı,  bir  yaşam şekli, bir halk hareketi olarak ortaya çıkabilir.

Bir ulus, hukuk veya devlet sistemi, hükümet ve sınırlardan ibaret değildir. Değişik değerleri, mirası  ve  din'i  de  paylaşmaktadır.  Bunlar  o  ulusun  değişik  politik  davranışlarını  da etkileyecektir. Bunun son örneklerini Eski Yugoslavya'da ve Hindistan kıtasında görüyoruz. Eski Yugoslavya'da politik çıkarlar, üç miras "din" başlığında çatıştılar; Müslüman Osmanlı, Katolik Avusturya-Macaristan ve Ortodoks Rus. Hindistan kıtasında; Müslüman Pakistan ve Hindu Hindistan örneklerinde olduğu gibi

Çelişki ve çatışmalar sadece dinler arasında olmakla kalmaz. Dinlerin kendi içinde de olabilir. Ortadoğu'da Şii ve Suni, İrlanda'da Katolik - Protestan, Eski Yugoslavya'da Ortodoks - Katolik çelişkileri gibi.

Hıristiyan  akımlarda  ağırlıklı  görülmemekle  birlikte  İslam,  modernleşme  yolunda  yeni devletler kurmayı hedeflemeyebilmektedir.

Sömürgeciliğin  çözülme  döneminde  din,  üçüncü  dünya  ülkeleri  tarafından  batının  kabul ettirmeye  çalıştığı  ekonomik  normlara  alternatif  olarak,  başarı  göstermese  bile,  gelişme stratejisi olarak, din normları buzdolabından çıkarılarak yerleştirilmek istenmiştir.

Dini motiflerle beslenen, gücünü dini söylemlerden alan El Kaide hareketi ABD'nin ve Batı'nın mali ve askeri gücünü zorlayarak dinin önemli bir jeopolitik eleman olduğunu gözler önüne sermiştir.
 
Dünya'daki  jeopolitik  dengeleri  değiştiren  11  Eylül  2001  hareketinin  arkasındaki  gerçek sebep ne olursa olsun, dini bir söylemin kullanıldığı görülmektedir.

1980'li  yıllarda  İslam'la  ilgili  analizler,  onu  Jeopolitiğin  temel  bir  unsuru  olarak  görmeye başladılar. 4 Bu tezler, "dünya toplumu" ve ulus devlet'in dağılmasını, iki bloğun olacağını ön görüyordu.5

İslam'ın politik eğilimleri;

Tarihçi ve bir dönem "L'École des hautes études en science sociale"ın eski müdürlerinden Marc Ferro, İslam'ın, Mağrip, Uzak Doğu, Asya, İran, Orta Doğu, Kafkaslar ve Türkiye'yi içine alan bir alanda ayrıntılı tarihini incelediği ve analizini yaptığı kitabında 6, modern dönemde İslam'ın,  büyük  jeopolitik  eğilimlerini  şöyle  sıralıyor.  Bu  sınıflamayı  temel  alarak  gerekli açıklamalarla anlatmaya çalışırsak;

1.   Mustafa  Kemal  Atatürk  ön  gördüğü  şekliyle  dini,  reformist  ve  otoriter  devlete bağlayıp uysallaştırdığı, modernleşmenin yolunu kesmeyen, laiklikle birlikte yaşayan şekli ile Türkiye'nin jeopolitiği içine yerleştiriyordu.

Din'in politika içindeki yeri konusunda genç Türkiye Cumhuriyetinin eski yıllarda yaşanmış zengin deneyimleri vardır.

Osmanlı'da  İslamcılık  Hareketi,  Osmancılığın  devamı  olarak,  bir  kalkınma  ve  kurtuluş ideolojisi  olarak  başladı.  18.  Yüzyılda  bütün  İslam  dünyası  batı  karşısında  gerilemekteydi. 1757'de İngilizler Bangaldeş'i. 1798'de Napolyon Mısır'ı, 1852'de yine İngilizler Hint Kıtası'nı, 1830  -  57  yılları  arasında  Fransa,  Mağrip'i  işgal  etti.  Osmanlı  1774'te  Küçük  Kaynarca Anlaşması'nı 7 imzaladı.

Tanzimat döneminde Alî ve Fuat Paşaların sahip çıktıkları "Osmanlıcılık" hareketi II Mahmut döneminde  ortaya  atıldı.  Amaç,  Osmanlı'nın  Müslüman  olan  ve  olmayan  tabasıyla  bir bütünlük  oluşturup  bir  "Osmanlı  Milleti"  oluşturmaktı.  Osmanlı  Milleti  fikri,  o  dönemde kabaran milliyetçi akımların karşısında başarılı olamadı.8

Bu  durum  karşısında  Osmanlı  aydınları  çemberi  daraltıp  İslam'ı  bir  birleştirirci  olarak kullanmayı  düşündüler.  Mısır  ve  Suriye'de  başlayan  Arap  milliyetçiliği  hareketlerinin  ağır basmasıyla da bu hareket de başarılı olamadı. 1918 yılında, Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda "İslam Milleti" fikri bütün dayanaklarını kaybetmişti.

Genç Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları İslam fikrinin önemli ama tayin edici olamayacağını öğrenmişlerdi.

İran'da  Rıza  Şah  Pehlivi'nin 9,  Tunus'ta  Habib  Burghiba'nın 10,  Cezayir'de  Ahmed  Bin Bella'nın 11 da aynı yolu takip ettiğini görüyoruz.

2.   Reformist İslam'ın diğer bir jeopolitik yüzü de Marksizm'le karşılıklı etkileşmiş halidir.
  Çarlık Rusyası'na karşı tarihsel bir karşı çıkma geleneği ve bölgede yaygın olan Nakşibendi Tarikatı,  sosyalist  fikirlerde  bir  çıkış  yolu  görerek  devrimci  hareketleri  desteklemeye başladılar

Müslüman (ve milli) Komünizm, üç ideolojiyi harmanlamaya çalışmaktaydı.

a)  Geçici olarak değişse bile, aslı hiçbir zaman değişmeyeceği kabul edilen İslam Dini.

b)  Şekil, program ve içerik değiştirebilen, geçici bir eleman olarak kullanılan Milliyetçilik.

c)  Aydınları ve tabanı seferber etmek, özellikle üst yapıyı değiştirmek ve tarihsel bloğu
kurabilmek için Marksizm 12.

Müslüman  Marksist  önderler,  milli  sorunları  çözmek  için,  esnek  bir  öğreti  olduğuna inandıkları   Marksizm'e   samimi   şekilde   inanıyorlardı.   Marksizm'in   kaba   ilkelerinden, emperyalizm tarafından sömürülmelerinin intikamını alacak, "ezilen halklar" = "proleter milletler" kavramını türetmişlerdi. Marksizm'in temel ilkeleri onları pek ilgilendirmiyordu. Marksizm'i,  bir  milli  kurtuluş  aracı  olarak  görüyorlar  ve  ona  yerli  /  yöresel  bir  kılık giydiriyorlar,  Doğu  stratejisinden  söz  ediyorlardı.  Söylemlerinde  proletarya,  kapitalizm  ve sınıf mücadelesi sözcükleri pek nadir görülüyordu.

3. Dünya Hareketi'nin önemli toplantılarından birisi olan, Nisan 1955 tarihinde, otuz kadar ülkenin  katılımıyla  toplanmış  olan  Bandung  Konferansı'nda13  bu  hareketin  izleri  görülür. 1930  yıllarında  başlayan  ulusalcılık  hareketinin  ikinci  dünya  savaşından  sonra  kabardığını görüyoruz. Özgürlüklerine kavuşan otuz kadar eski koloni ülkesi bir araya gelerek diğer koloni ülkelerine yardım etmek istiyorlardı. Hıristiyan Batı'nın etkilerini silmek isteyen Müslüman ülkeler, buzdolabında tutulan İslam'ı çıkararak bir ideoloji olarak kullanmayı düşündüler ve ulusalcılıklarına birleştirici olur görüşüyle bir de İslam kılıfı geçirdiler

3.   Nasırcılığın sembolize ettiği ulusalcı İslam.

Arap ülkelerinde Anti-Kolonyalist hareketin yayılmasından kuvvetle etkilenmiş, Süveyş Krizi14 ile doruk noktasına çıkmıştır. Arap Birliği düşüncesi bu politik İslam'ın kökünde yatan önemli elemanlardan bir başkasıdır. Arap ülkeleri arasındaki rekabet ve çıkar farklılıkları bu eğilimin başarısını engellemiştir. Bu farklılıklar batı ülkeleri tarafından da körüklenmiştir. Ulus Devlet bu  akımın başka  bir  özelliğidir.  Bu  farklılıklar  ve  batı  ülkelerinin  manipülasyonları  kökten dinciliğe  de  kapıyı  aralamıştır.  Hareketin  Arap  Milliyetçiliğini  öne  çıkarması,  Arap  ve Müslüman kavramlarını birleştirmesi, Arap olmayan Müslüman ülkelerle, bölgede yaşayan başka dinlerden veya laik topluluklar ilişkilerde gerilim getirmiştir.

4.   İran'ın İslam Devrimi ile şekillenen Şii politik İslam.

İranlı din bilginleri dini ve politik meselelerin birbirlerinden ayrılamayacaklarını vurgularlar. 1994  yılında,  İstanbul'da  yapılan  bir  sempozyum'da  Ayetullah  Mehdi  Hüseyin  Ruhani, yaptığı konuşmada "siyasi bir mesele olarak imametin dine dahil olduğunu" söylemiştir.15
 
 Din ve politika birbirinden ayrılmadığına göre, dini ve politik otoriteler de ayrılmaz oluyordu. Süre içinde, Şii inanışa göre On iki İmam ve Mehdi'ni yeryüzündeki temsilcileri (Vekilleri) üst düzey Şii ulema (müçdehit, Ayetullah) olmuştur.16

Safevi Devleti'nin kuruluşunda Şiilik, devletin oluşturulmasında harç olarak kullanıldı. Şiilik, İran  jeopolitiğine  de  uygundu,  çevresindeki  Suni  olan  hasımları  Osmanlı  ve  Özbekler  ile mücadelesinde   de   bir   farklılık,   bir   sadakat   duygusu   yaratarak   karşı   bir   eleman kazandırıyordu.

Şiilik bir jeopolitik eleman olarak daima devam etti. Son yıllarda İslam Devrimi deyimi ile uluslararası gündemin önemli bir maddesi oldu.

1953 yılında Muhammed Rıza Pehlevi, kaçtığı ülkesinden İngiltere ve ABD'nin yardımı ile geri döndü ve yabancı şirketleri kovan, petrolü devleştiren Muhammed Musaddık'ı devirerek17 iktidarı ele geçirdi, SAVAK aracılığıyla baskıcı bir rejim kurdu.

Şah yönetiminde üst üste gelen değişik sebeplerden güçlü bir muhalefet oluştu. Bunların arasında en güçlü olanı dini direnişti. Şii direnişin dışında başlıca muhalefet odakları;

•  Ulusal Cephe; Musaddık hareketinin çekirdeğini oluşturduğu, şehirli, liberal aydınların başını çektiği merkez.

•  İran Halkının Mücahitleri; Maocu eğilimli, daha çok ilegal çalışan, nitelikleri çok açık olmayan bir grup.

•  TUDEH; Daha çok çalışanlar ve özellikle işçiler arasında etkin olan İran Komünist Partisi. İran'da  başlayan  büyük  yürüyüşlerle  beraber, 1  Şubat 1979'da, Türkiye'den sonra Paris'e sürgüne gitmiş olan Ayetullah Humeyni Tahran'a geri döndü. Bir hükümet kurdu ve devlet başkanlığını üstlendi. Şah ikinci defa İran'ı terk etti.

Din politikada yine tayin edici yüzünü göstermiş, İran'da bir devrin kapanıp yeni bir dönemin açılmasında, bölgede dengelerin değişmesinde çok önemli bir rol oynamıştı.
 
5.   Mark  Ferro'nun  modern  dönem  politik  İslam  sıralamasına  Vahhabi18 inanışını ekleyebiliriz.
 
Yves  Lambert,  (16.01.2008  tarihinde,  Fransa'da  87  yaşında  ölen)  dinlerin  üç  unsuru içerdiklerini söylüyor;

•  İç içe (veya üst üste), gerçekleri değişik iki, dünyanın olduğunu söylüyor. Birincisi, doğal, somut,  görünebilen  maddi  ve  yaşadığımız  dünya.  İkincisi,  doğal  olmayan,  görünmeyen, insandışı ve öteki, tanrının, azizlerin olduğu dünya.

•  Bu  iki  dünya  arasında  bir  iletişim  vardır.  Bu  iletişim,  din  adamları  ve  merasimlerle gerçekleştirilir.
 
 •  Dinler   bir  "kurum"  oluştururlar  ve  bu  kurum,  din  adamları  tarafında  yürütülür  .  Din adamları kendi aralarında bir hiyerarşi oluştururlar.

Bunlara söylenmeyen bir dördüncü unsuru eklemek gerekmektedir kanısındayım. Söz konusu dinin devlet veya devletler tarafından tanınması lazımdır.19

İslam dininin temeli, Allah'ın sözleri olduğu ve Hazreti Muhammet'e ulaştırıldığı kabul edilen, Kuran'da  yazılı  sözlerden  (Ayetlerden)  oluşmaktadır.  Müslümanlar  hayatlarını  bu  sözlere bakarak düzenlerler.

İslam dünyasının Peygamber döneminde de, günlük meselelerde ilgili görüş ayrılıkları vardı. Ama bunlar, felsefi meselelerden ziyade, uygulamalı konuları kapsıyordu.

Prof.  Muhammed  Abîd  el-  Câbirî'nin  anlattığı  gibi,  İslam'ın  ilk  yıllarında,  küçük  kabile toplumunda çıkan sorunlar, Peygambere başvurularak, onun kararı doğrultusunda çözülürdü. Kuran, 23 yıllık bir süre içinde parça parça, bir sistematiğe bağlı olmadan (moral - uygulama - inanış alanlarında), sorulan bir soruya veya doğan bir gereksinime cevap olacak şekilde ifade edilmiştir. Verilen cevaplar kişiden kişiye, soru sahiplerinin durumlarına, çerçeveye göre değişmekte ve hatta farklılıklar, çelişkiler içermektedir. Kuran'daki sözler bu özelliğine de bağlı olarak iki kısma ayrılmaktadır. "Sağlam"(Muhkem) olan ayetler ki bunlar kesin anlamlı ayetlerdir.  Kastedilen  şeyler  açıktır  ve  yoruma  gerek  yoktur.  Okunduğu  zaman  rahatlıkla anlaşılır. Söylendiği anlamın dışında anlamak olasılığı yoktur. İkincisi "açık olmayan, mecazi manaya açık olan", (müteşabih ) ayetlerdir.  Anlamlarında bir giz olduğu kabul edilen, değişik anlamlar içerebilen, kolaylıkla anlaşılamayan ayetler.  İkinci tür ayetlerin yorumu, birinci tür ayetlerin  yardımı  ve  onların  yorumu  ile  anlaşılmaya  çalışılır.  Ali  Sami  en-Neşşar,  "kuran ayetleri  çok  yönlü  anlamlar  yüklüydü.  Herkes  istediği  anlamı  veriyordu"  diyor.  Bu  yorum "meâl'en",   anlaşılabilen   ve   kullanılan   deyimlerle   yapılır.   İslam   bilginleri   iki   bölüme ayrılmışlardır. "...Allah bilir..." demekle yetinen "Selefiye" inanışı ile (müminler müteşabih ayetleri olduğu gibi kabul eder, yorum yapmazlar), "Kuran anlaşılmak için  indirilmiştir, onun bütünüyle anlaşılması gerektir" diyen "Hanefiye" inanışı.

Yine, Ali Sami en-Neşşar, "İslami hayat tümüyle Kur'an'ın yorumundan ibarettir. Kur'an'ın pratik hayata yönelik konularından fıkıh doğdu. Ona metafiziği irdeleyen bir kitap olarak bakıldığında  kelam  ilmi  ortaya  çıktı.  Kur'an'a  uhrevi  bir  kitap  gözüyle  bakıldığında  ahlak sistemi doğdu. Yine ona bir hüküm kitabı olarak bakıldığında siyaset ilmi doğdu" diyerek değişik gelişmelerin kaynaklarını ifade ediyor.

İslam  Hukuku  değişik  kaynaklara  dayanır.  Dr.  Hayrettin  Karaman  şöyle  anlatıyor;  Bu kaynakların bir kısmı dinidir. Kuran'a ve Peygamberin sağlığında yaptığı veya söylediği, izin verdiği veya susarak olumlu yanıtladığı olaylara dayanır. Bir kısmı da bunlardan çıkarılan veya yapılan "derleme" ve "karşılaştırmaya",bir başka kısmı da zorunluluk, örf ve adet, hak, adalet prensipleri dikkate alınarak saptanır. İslam bilginleri bir de "usul hukuku"(usul-u Fıkh yani hukuk metodu) kurmuşlardır.

Meshep, "gidilen yol" anlamına gelen Arapça bir kelimedir. Mezhepler "hukuk disiplinleri" veya  Türkçe'ye  de  girmiş  olan  Fransızca  "ekol"  kelimesiyle  de  ifade  ediliyor.  Prof.   Muhammed  Abid  el  Câbirî,  İslam'da  mesheplerin  politik  partiler  olarak  görülebileceğini söylüyor.

13. yüzyılın sonlarında, yorum yapabilecek büyük alim olmadığı ve mezhepler tamamlandığı iddiası ile İslam hukukunda yorum kapıları (İctihad kapısı) kapatıldı. Sadece; dört mezhebin olduğu kabul edildi; Hanefi, Maliki, Şafii, Hanbeli. 20

Vahhabi  anlayışı  daha  rahat  anlatabilmek  için  değinmemiz  gerek  başka  bir  kavram  da "köktencilik" tir (fondamentalisme). Pierre de Charentenay sj. dinlerin Jeopolitiğini anlattığı kitabında,  her  dinde  köktenciliğin  görüldüğünü,  köktenciliğin  de  mukaddes  kitapların kelimesi kelimesine alınmasından kaynaklandığını söylüyor. Konunun, İslam için daha hassas olduğunu,  Kuran'ın  Arapça  olarak,  tanrı  tarafından  peygambere  dikte  edildiğini,  tanrı tarafından, aracısız olarak iletildiğine göre bu metinlerin (tanrının sözlerinin) tartışılamaz ve yorumlanamaz olarak kabul edildiğini söylüyor. Charentenay'e göre, dinler yazılı metinlere bağlıdırlar. Bu belgelerin yorumlanmalarında, geleneklerin etkisi, farklılıkları getirmektedir. Köktenci yorum, metni doğrudan, zaman ve yer faktörünü dikkate almadan günlük hayata uygulamak istemektedir. Liberal bir yorum, zaman ve yer unsurlarını dikkate alarak yorumlar ve uygulamaya çalışır. Her dinin genel bir gerçeği ve tanımlaması da bulunmaktadır.

Yine Prof Muhammed Ebu Zehra'ya göre, Vahhabi alimleri, kendi görüşlerinin hata kabul etmez şekilde doğru, başkalarının görüşlerinin ise, tasvip edilemez şekilde yanlış olduğunu düşündüklerini,  muhaliflerini  kafir  sayan  ve  onlara  savaş  açan  Hariciler'le  yarış  halinde oldukların söylemektedir.

Prof Muhammed Abed Al-Jabri, "Arap düşüncesini" anlattığı kitabında, "salafi (selefi) inanışı "fondamentalist" diyerek vurgulamayı gereksemiş.

İsmet  Zeki  Eyüboğlu,  Hicri  4.  yüzyılda  ortaya  çıkan,  "Selefi  mezhebin  belli  bir  kurucusu yoktur, özdeş görüş çerçevesinde toplananların oluşturdukları öbeğe verilen isim olduğunu" söylemektedir.  Prof.Muhammed  Ebu  Zehra,  "Selefiler,  düşüncelerinin  İmam  Ahmed  bin Hanbel'e "nisbet" ettirmişlerdir" demekte ve arkasından, "bu "nisbet'in" Hambeli büyükleri tarafından kabul edilmediğini" söyler. Vahhabilik'i mezhepten ziyade tarikat sayanlar çoktur. Tarikatçılara göre suç sayılır ve hatta buna "Haricilik" diyenler de vardır.

Taha Akyol, Haricileri anlattığı kitabında;

    ".Haricilerin  büyük  çoğunluğu  çöl  Arapları'nın  teşkil  etmesi,  aralarında  şehirde yaşamış   olanların   yok   denecek   kadar   az   bulunması   fevkalade   önemlidir" ( Montgomeri Watt'tan aktararak)

•    "Haricilik  hareketi,  bir  tek  kişinin,  bir  Kur'an  ayetini,  manasını  hiç  kavramadan bedevi  zihniyetinin  fanatizmiyle,  bir  "slogan"  olarak  bağırmasıyla  ateşlenmiş  bir "fitne", yani "anarşi"dir"

• 
   "Hariciler  bilgisiz,  dar  ufuklu,  hatta  muhakeme  kudreti  gelişmemiş  kafalarında daracık  bir  İslam  çizmişlerdi  ve  bu  çerçeveye  sığmayan  herkesi.kafir  ilan etmişlerdi. Bilgisizliğin dar sınırları içinde bir İslam anlayışı uğruna şiddet eylemleri düzenlediler. Onların akıllarının ermediği, bilgilerinin yetmediği muhakeme kudretlerinin   ulaşmadığı   noktada   artık   "küfr"   başlıyordu   ve   onlar   "küfr   ile savaşıyoruz"   diye,   bilgide,   akılda,   muhakemede   kendilerinden   kat   kat   üstün Müslümanları öldürüyorlardı" diyor.

Sosyolog   Ali  Bulaç,  "Modern  zamanlarda   ortaya  çıkan  ve  Batı  medyası   tarafından  "Radikalizm,  entegrizm,  fanatizm,  fundamantalizm"  vb.  kavramlarla  tanımlanan  İslami hareketler ile tarihsel bir siyasi muhalefet akımı olan Haricilik arasında belli bir benzerlik olduğu doğrudur" diyor.

Yine Prof. Muhammed Ebu Zehra'ya göre, Vahhabi alimleri, kendi görüşlerinin hata kabul etmez şekilde doğru, başkalarının görüşlerinin ise, tasvip edilemez şekilde yanlış olduğunu düşündüklerini,  muhaliflerini  kafir  sayan  ve  onlara  savaş  açan  Hariciler'le  yarış  halinde oldukların söylemektedir. Vahhabi inanışına göre, tek gerçek Kuran'dır. Çözümü güç ya da olanaksız  konularla  ilgilenmek  gereksizdir.  Çünkü,  kesin  bir  sonuca  varabilmek  için,  kanıt uygulamak yolu açılır. Şeriatın getirdiği kurallar kesindir.

Vahhabilik çölle sınırlı olduğu sürede fazlaca etkin olamamıştır. Ancak, Hicaz bölgesi Suudi ailesinin   eline   geçtikten   sonra,   petro-doları   da   kullanarak,   politik   olarak   yayılmaya, hakimiyetlerini   genişletmeye   başlamışlardır.   Bu   politika   İngiltere   ve   ABD   tarafından desteklenmiş ve desteklenmektedir.

Avrupa'nın,  Afrika  ve  Asya'nın  son  döneme  kadar,  Selefi  /  Vahhabi  inanışı  ile  ilişkisi olmamıştı.  Zaten  Vahhabi  inanışın  geniş  çevreleri  etkileyecek  ne  bilimsel,  ne  kültürel parlaklığı yoktur. Diğer mezhepler kadar da yaygın olmayan bir inanıştı. Le Monde gazetesi araştırmacı yazarlarından olan Paul Balta, 1990'lı yılların ilk yarısında yayınladığı kitabındaki ülkeler  ve  mezhepler  tablosunda,  Hambeli  -  Vahhabi  inanışının  yaygın  olduğu  ülkeler arasında  Suudi  Arabistan'ı,  Katar'ı,  Nijerya'yı,  gösteriyor.  Vahhabi  anlayışının  yayılması, jeopolitik bir eleman olarak  kullanılmaya başlaması, ABD  destekli, petro-dolar yardımı ile yukarıda değindiğim gibi, Suudi Arabistan tarafından yürütülmektedir.

Prof.  Gencay  Şaylan'ın  dediği  gibi,  "İslamiyet,  bir  öğreti  olarak  tarih  sahnesinde  kendini gösterirken  bir  siyasi  güce,  bir  devlete  dayanmış,  bu  siyasi  gücü  yada  İslami  devleti kullanarak  yeryüzüne  yayılmıştır".  Günümüzde  de,  politika  İslamiyet'i  yayarak,  kullanarak kendi etkinliğini genişletmeye çalışmaktadır.

Bu  yazının  devamı  olarak,  Hıristiyanlık  açısından  da  konuyu  irdelemeye  devam  etmeyi düşünüyorum.

25 Mart 2209   Hochdahl

Teşekkür;
Yazıyı,  İslam  açısından  olası  hataların  önlenmesi  için  okuyan  ve  öneriler  yapan  Almanya  İslam  Konseyi Eski Başkanı Hasan Özdoğan'a teşekkür ederim. Yine de objektif ve sübjektif hataların varlığından sorumluluğun bana ait olduğunu söylemem lazım
 
1 Pierre de Charentenay sj. ; "Quand le ciel trouble la tere" / 1997
2 Bu örneklere Türkiye de eklenebilir.
3 Raphaël Liogier ; L'Instıtut d'Études Politique (Uni. D'Aix-Marseille III)
4 Yves Lacoste ; Questions de Géopolitique  - "géopolitique des islams" / 1988
5 Samuel Huntington : "Clash of Civilisatione" / 1993
6 Le Choc de l'Islam - Odile Jacop ile kolektif çalışma
7 Lüzumsuz bir savaş sonrası yapılan bu anlaşmaya gönderilenlerin beceriksizliği ile Osmanlı Karadeniz'in kuzeyinde kalan  topraklardaki hakimiyetinden vazgeçmiş, Kırım Hanlığını "bağımsız" olarak tanımlamıştır. Zaten anlaşmadan 9 sene sonra bu  tereddütsüz Osmanlıya ait olan topraklar Rusya tarafından ilhak edilecektir. Ayrıca, Rusya'nın Karadeniz'e açılmasını önleyen bazı kaleler ve limanlar Rusya'ya devredilmiş,. bunlarla yetinilmemiş, ticari haklar ve boğazları istediği gibi kullanma hakkı da verilmiştir.  Ama en önemlisi ileride Balkanlar'daki karışıklıkların yolunu açan, Rusya'nın Ortodoksların doğal koruyucusu olarak tanınması maddesidir.  O dönemlerde Osmanlı'nın içinde bulunduğu durumunun vahimliğini, bu anlaşmaya yol açan savaş sırasında, Venedik'e, Baltık denizinden çıkıp Akdeniz'e gelen ve İzmir'e çıkartma yapan Rus filosunun Adriyatik'te engellenmediği için nota çekilmesinden anlayabiliriz.
8 Türkiye'de İslamcılık Düşüncesi / İsmail Kara
9  http://www.faroughi.net/index.php/english/126/
10  http://www.bourguiba.com/
11 "Révollution et Travaille" 1965 - ".Marksist ekonomik analizi Cezayir'in ekeonomik gelişmesi yolunda tek olası analiz olduğuna inandığımız için kabul etmiştik. Ama, Marksist ideolojiye inanmıyoruz. Biz Cezayirliler Müslüman ve Arapız" Brüksel'de, eskiden Fas Komünist Partisi'ne üye olan fakat zaman içinde değişerek Faslı, Kralcı ve Müslüman olduğunu söyleyen dostlarım vardı.
12 Milliyetçiler bu noktada Müslüman Komünistlerde ayrılmaktadırlar.
13 5 Nisan - 2 mayıs 1954 tarihleri arasında, Bogorda toplanan beş ülke ( Hindistan, Seylan - şimdiki Sri Lanka - , Pakistan, Birmanya ve Endonezya) , O zamanki ismiyle Çin- Hindi'nin özgürlüğüne kavuşmasını nasıl devam ettirebileceklerini konuştuktan sonra bir çağrı yapmaya karar verdiler. Çağrıya şu ülkeler cevap verdi ; Afganistan, Birmanya, Kamboçya, Seylan,  Çin Halk Cumhuriyeti, Hindistan, Endonezya, Japonya, Lagos, Nepal, Pakistan, Filipin, Siyam (şimdiki Tavlan), Vietnam Halk Cumhuriyeti ,  Vietnam,  Suudi Arabistan, Mısır, İran, Irak, Ürdün, Lübnan, Suriye, Türkiye, Yemen, Fildişi Sahili (şimdiki Gana), Etopya, ve Libya. Konferans için toplanan ülkeler değişik kampların üyesi (Bağdat baktı, NATO, OTAS ve Çin Halk Cumhuriyeti ve yandaşları) olduklarında çok geniş ve genel noktalarda birleşebildiler.. Konferans Bağlantısızlar Hareketi'nin çıkış yeri olarak görebiliriz.
14 26 Temmuz 1956 günü Mısır'ın, İngiltere ve Kolonilerini birleştiren, Petrol ve uluslararası deniz  ticareti trafiğini kontrol eden Süveyş Kanalı'nı millileştirmesi ve İsrail Gemilerinin geçmesini yasaklaması üzerine, Fransa ve İngiltere Mısır topraklarına asker çıkardı. Bu saldırı, İsrail, Fransa ve İngiltere'nin yaptıkları (gizli) Sevr Protokolü sonucuydu. İngiltere ve İsrail Cemal Nasır'ın iktidarına "olmazsa olmaz" diye bakıyorlardı. İngiliz ve Fransa'nın Mısır'a asker çıkarmasını takip eden günlerde İsrail Ordusu da Mısır'ı işgal etmeye başlayarak Süveyş kanalı'na kadar geldi. Sovyetler Birliği gelişmelere müdahale edeceğini açıklaması üzerine, NATO'da müdahale edeceğini bildirdi. Olay, ABD'nin de karşı çıktığı işgal olayları Birleşmiş Milletlerin devreye girmesiyle tırmanması önlendi, Birleşmiş Milletler Kuruluşu'nun yolladığı askeri güç Fransa ve İngiltere işgal kuvvetlerinin yerini aldı ve olay önlendi.
15 Nakleden, Taha Akyol
16 Sünni inanışa göre, Halife, İmam, Emir'in devlet başkanlığı bir inanç meselesi değildir. İbn Haldun'un anlatımıyla bir kamu yararına uygunluk, halk tarafından kabul edilme meselesidir. Şii İnanışa göre, erk bir inanış sorunu olarak kabul edilmiştir.
17 CIA ve MI6'in birlikte düzenledikleri Ajax Operasyonu.
18 Enver Behnan Şapolo,Wehhabiliğin siyasi bir tarikat olduğunu ve Arap İstiklali fikrinin çekirdeğini teşkil ettiğini söyler. Kurucusu, Mehmet bin Abdülvehhab'dır. ".Müslümanlar müşterek bir cemaattir, bunların bütün servetleri bizim mezhebimize girenlere helâldir" sözleri ile aç ve sefil olan bedevilere cazip geldiği için bu görüşe yaklaşıyorlardı. İnanışın en kalın çizgisi, Osmanlı karşıtlığıydı. Osmanlıya karşı isyan ettiklerinde, Osmanlı bu isyanı kuvvet kullanarak bastırmaya kalkmış ve başaramamıştır. Daha sonra, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa bu isyanı bastırdı. İnanışın devamcısı, Suudi ailesinin kurucusu, Suud bin Mehmed olmuştur. Günümüz Suudi Hanedanlığı bu görüşü ideolojik bir yayılmacılık elemanı olarak kullanmaktadır
19 http://www.elegans.com.tr/arsiv/58/index.html
20 Konumuz olan Vahhabi / Selefi inanışı Habbeli inanışı içinde yer alır

Yorumlar

İsim *
Email (Doğrulama & Cevaplar)
URL
Kod   
ChronoComments by Joomla Professional Solutions
Yorumu Gönder
 
Şuan Bu Sayfadasınız:

Sessizlik

Confessions of a Shopaholic Hayatın bir seher yeli kadar kısa olduğu anlarda gökyüzündeki kuşların çığlıkları bir başka gelir insanın kulağına. Ve sessizlik çöktüğünde gökyüzünün perçemine bir başka olur insan.

Haberler

Confessions of a Shopaholic AKP 'li Devlet Bakanı Egemen Bağış "Heybeliada Ruhban Okulunun, Türk vatandaşlarının ihtiyaçları olan hizmetleri sunabilmek için açılması gerektiğine inanıyorum." dedi.

Bilgi

Sample Images
II. Dünya savaşından sonra bir ilk gerçekleşerek kadın iş gücü bu tarihe kadar görülmemiş bir şekilde günlük hayata girdi. Savaşlar nedeniyle çok büyük kayıplar veren erkek iş gücüne destek olarak kadın iş gücü hayat bulmuş oldu.

Gündem

2006 yılında hükümet FİSKOBİRLİK ile kavgaya girdi. Ardından FİSKOBİRLİK yok olunca, şimdi de yerine kurulan TMO destekleme alımı yapmayınca üretici fındık kartellerinin pençesine insafsızca teslim edilmiş oldu

En Fazla Okunanlar

Altsayfa

Confessions of a Shopaholic

Her sayfanın altında bir sır gizlidir. İster sayfanın altını karıştırısın, ister sayfayı kapatır çıkarsın.