Kadınla Erkeğin Eşitliği
Bazı yazarlar biyoloji ilmine dayanarak kadının organsal açıdan erkekten daha düşük düzeyde olduğunu ve bundan dolayı sosyal yetenekler yönünden erkeğe eşit olamayacağını iddia ettiler. Bunlara göre kadın boy bakımından erkekten daha kısa, kilo yönünden daha hafif, kandaki al yuvarlar açısından da daha fakirdir.
Bunlardan başka kadının âdet görme, gebelik, lohusalık, emzirme devirleri olduğu için organsal fonksiyon yükleri erkekten daha fazladır. Gerçi bu sözlerin hepsi aslında yanlış değildir. Fakat bu gibi organsal durumların sosyal yeteneklerle ne ilişkisi vardır?!
Erkekler arasında da kısa boylular yok mudur? Kısa boylu erkekler arasında, uzun boylulardan daha değerli sosyal yetenekler gösterenlerin bulunduğunu görmüyor muyuz? Erkekler arasında da kilosu hafif yahut al yuvarları az olanlar vardır.
Organsal fonksiyonlar yönünden de erkekler sanıldığı kadar sorunsuz değildirler. Bekâr erkekler arasında intiharın çok olmasına karşı, evlenmemiş kadınlarda intiharın gayet az olması, erkeğin evkenmeğe kadından daha çok muhtaç olduğunu gösterir.
Erkeğin birden çok eşler ve metresler istemesi ve bunlarla da yetinmeyerek hovardalığa kapılması, organsal bir fonksiyona bağımlılığın sonucu değil midir?
Güney ülkelerinde delikanlılar eğitim dönemini tamamlamadan ergenlik yönünden gelişirler. Gelişen gençler artık bütün dikkat ve özenlerini derslerine veremezler. Çünkü çok okumak ve çok düşünmek, ancak ruhun sâkin ve huzur halinde bulunması ile mümkündür. Ergenlik yönünden olgunlaşmış bir gencin ruhu ise sevda ilişkileri, aşk hayâlleri ile doludur. Böyle ruhlar için artık kitaplarla ve soyut fikirlerle uğraşmak imkânı kalmaz. İşte bu sebepten dolayıdır ki güney ülkelerindeki gençler belirli bir yaşa geldikten sonra eğitimi bir tarafa bırakırlar.
Kuzey milletlerinde ise ergenlik dönemi daha geç olduğu için, gençler 20 hattâ 25 yaşına kadra bir sakinlik devrine ve dolayısı ile eğitim mevsimine sahiptirler. Bu gerçekler gösteriyor ki, bazı yönlerde kadınlar organsal fonksiyonlara bağımlı iseler de, diğer yönlerde de erkekler organsal faaliyetlerin esiridirler
O hâlde erkekle kadını toplumsal hayatta birbirinden ayıran ve kadını haklar yönünden daha alt düzeye düşüren sebep nedir? Bu sebep tamamen sosyaldir. Toplumlarda bazı şeyler kutsaldır. Kutsal olan şey ise "tekin" değildir, kendisine yaklaşanları çarpar. Bu gibi tekin olmayan ve çarpan şeylere ilkel toplumlar "tabu" derler. Eski Araplar ise tabuya "haram" derlerdi.
Haram, kutsal alanda bir kavram olduğu için yasak olan şey demekti Meselâ "Eşher-ül Hürum" kutsal aylardır. Onun için o aylar süresince kan davası izlemek ve akın yapmak yasaktı. Bu aylar, Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Bugun gibi "Beytülharam" da, içinde her zaman kan davası ve akının yasak olduğu Mekke vadisidir.
Eski kavimlerde tabu sayılan şeyler başkalarından gizlenirdi. Kimse onlara bakamazdı. Hattâ insanlar güneşle ve toprakla sürekli temaz hâlinde oldukları için "tabu" olan şeyler güneşe çıkarılmaz ve tooprağa konulmazdı. Meselâ eski Peru hükümdarları ile Hazar hakanları ve Japon mikadoları, tabu oldukları için insanlara görünemez, güneşe çıkamaz, toprağa ayak basamazlardı. Eski kavimlerde mâbetlerin harem bölümü ile kutsal emanetler ve türbeler de bu hâlde i
İlkel toplumlarda kadın tabu olarak kabûl edilmişti. Özellikle âdet ve lohusalık zamanlarında kadınlar tabu olurlardı. Bu zamanlarda kadınlar, kendi seciyelerinden olan erkeklere görünemezler, onlarla aynı tencereden, kaptan yemek yiyemezlerdi. Güneşle temas edemezler, toprağa ayak basamazlardı. Erkeğin yattığı odalardan uzak, altı otla ve samanla yükseltilmiş karanlık kulübelerde yaşarlar, ayrı tencerelerde pişmiş yemeklerden yerlerdi. Bunların hizmetine âdetten kesilmiş bir kocakarı bakardı.
Durkheim'e göre ilkel toplumlarda kadınların tabu olması, âdet ve lohusalık zamanlarında kendilerinden kan gelmesi yüzündendi. İlk toplumlarda semiyeler anaerkil olduğu için, totemlerin kanı, kadınlarda mevcut diye kabûl edilirdi.
Totem ve özellikle kan tabu olduğu için, bunların yüzünden kadınlar da tabu oldular. İşte kadının tabu olmasıdır ki, hem onu cemiyette saygın bir yere koydu hem de Peru, HAzar ve Japon hükümdarları gibi kapalı ve görülmesi haram bir niteliğe soktu. İlkel toplumlarda görülen çeşitli tesettür (örtünme) ve kaçınma şekilleri "Harem, mahremlik, nâmahremlik" gibi kurallar, hep bu tabu inancının sonuçları olduğu gibi; kadının haklar ve yetkiler yönünden erkekten alt bir düzeye düşmesi de erkeklere ait görevlerin kadınlar için haram sayılmasından ileri gelmişti.
Görülüyor ki kadınları toplum içinde, erkeklerden gerek ilişki açısından, gerek hakları ve yetkileri yönünden ayıran sebep, organsal ve ruhsal değildir tamamen sosyaldir.
Sosyal sebepler toplumdan kaynaklandığı için, onları ortadan kaldırabilecek güç de toplumun kendisinde vardır. Dolayısı ile, kadınla erkek arasındaki eşitsizlikler sosyal sebeplerden doğduğu için sosyal devrimlerle değişebilirler. Eğer bu ayrılıklar organsal sebeplerden ileri gelmiş olsalardı, toplum tarafından değiştirilmelerine imkân olmayacaktı. Yukarıki ifadelerden anlaşıldı ki, ırkların ve milletinlerin eşitliğine olduğu gibi, kadınla erkeğin eşitliğine de biyoloji ilminin hiçbir itirazı olamaz ve yoktur. Biyolojik gelişim, sosyal gelimişime, toplumsal açıdan eşit yetenekte birçok ırklar ve yarısı erkek, yarısın kadın olmak üzere birçok fertler vermiştir.
Gerek ırklara ve milletlere, gerek kadınlara ve erkeklere ayrı yetenekler veren organsal sebepler değil sosyal sebeplerdir. Fakat bir takım sosyal sebepler eski zamanlarda da bu ayrılıkları doğurduğu gibi bugünkü günde de başka türlü sosyal sebepler, ırkların, milletlerin ve kadınla erkeğin eşitliğini sağlamak yönünde ilerlemektedir.
Sosyal gelişmenin eski aşamalarındaki o ayrılık ve eşitsizlikler ne kadar doğal idiyseler, bugünkü yakınlaşmalar ve eşitlenmeler de o derece normaldir.
O hâlde halkçılığın birinci ilkesi ırkların eşitliği, ikinci ilkesi milletlerin eşitliği olduğu gibi üçüncü ilkesi de "kadınla erkeğin eşitliği"dir.
Ziya GÖKALP / 3 Temmuz 1923 - Yeni Türkiye Gazetesi









AKP 'li Devlet Bakanı 

Yorumlar